Pages

3 Şubat 2017 Cuma

İYİLER ÖLMEZ


Mustafa Kutlu’nun “İyiler Ölmez”  kitabı adından da anlaşılacağı üzere iyilik hikâyeleri ile dolu. Fakat bu öyle sır kapısı türü hikâyeler değil. Hayatin içinden, çevremizde görebileceğimiz sıradan insanların yaşamları içinde kendiliğinden var olan iyilik. O insanların yaşamlarında bir bahar gibi açan, onu cennete çeviren iyilik. Üstelik bu iyilik bulaşıcı. Yazar, birbirinin hayatına dokunan sihirli ellerin öykülerini yine birbirine zincirleyerek anlatmış. Öyle ki bu iyilikler günümüzde olduğu gibi zengin bir kesimin fakir kesime; sağlıklı olanların hastalara yaptığı türden planlı,programlı,gösterişli iyiliklerden değil.Yaşamın olağan akışı içinde akıp giden güzellikler silsilesi.Ve bu bir yardim severler hikayesi de değil. Dostluğun, istişarenin, paylaşmanın sonucunda ortaya çıkan bir iyilik oluşumu.Yazarın bize resmettiği tabloda safiyane, halis bir iyilik var.Bu tabloda peygamberimizin  “Sağ elin verdiğini sol el görmesin” sözünden yola çıkarak hareket edien temiz Anadolu insanı var.Hikayedeki karakterler heterojen bir yapıya sahip. Zenginin, fakirin, eğitimlisinin, okumamışının, doktorun, yetimin, sarhoşun aynı masada oturduğunu görüyoruz. Aynı lokmayı paylaşması, aynı dertle dertlenip derman olabilmek için çabalamasını okuyoruz.Belki bu durum, site kültürü ile yetişen gençlere tuhaf gelecektir.Çünkü sosyoekonomik düzeyi iyi olan, belli bir semt,mahalle ya da sitede oturan birini sosyoekonomik düzeyi düşük bir mahalleden biri ile otururken,yerken içerken; üstüne istişare ederken görmek çok da sık rastladığımız bir durum değildir.Belki de bu kitap; yazarın bu ayrımcılığa, şekilciliğe ufak bir sitemi.Öyle ya günümüz gençleri bilmez.Eskiden zengin de fakir de,yetim de bir mahallede oturur,durumu olan olmayana kol kanat gerer,yetimlere annelik babalık edilirdi.Bunu koruyan yerler var olmakla birlikte sayısı azalıyor.Hastalara çorba yapan komşular vardı,evlenemeyen bekarlar evlendirilirdi(ki bayağı bir mühim iştir bu.Şuan bile evlenmek için alınması gereken beyaz eşyası,mobilyası,kiralanacak evi ve en başta o evin içine girecek eşi bulabilmek kolay bir iş değildir.)
Şimdi öyle mi? Zengin semti, fakir mahallesi, entellerin takıldığı mekan, yetimlere yurt, yaşlılara bakim evi. Hepimize bir etiket basılmış, sınırımız çizilmiş. Sınırı aşmak da yasak. Oysa biz zengin,fakir,eğitimli,cahil olmadan önce insanız.Kalp taşıyan,duyguları olan insan.Zaten kitabın bir güzelliği de bu. Kitaptaki tüm karakterleri buluşturan ortak noktalar etiketler değil duygular. Unvanlar değil, semtler değil, duygudaşlık.Onları birleştiren şey iyilik olmakla birlikte karakterlerin diğer bir paydaşları aşk ve müzik.
Hepsinin bir sevda yangını var mesela. Bu yangını da müzikle harlıyorlar. Tüm bu iyilik ve aşk hikayelerinin bize sunuluş biçiminde ise yine usta yazar kalemini konuşturuyor.İnan bu kitabi okuduğumda yazın sıcağında kavrulmuşken bir bardak soğuk su içmiş gibi rahatladım."Oh be..” dedim “Güzel kitabi özlemişim"  Ne güzel bir hikaye anlatımıdır.Aktı gitti.Hani Mustafa Kutlu'nun Nur kitabıyla ilgili sohbet ederken bir benzetme yapmıştım. Bakınız http://kacakyolcu.com/nur/  Yine o his.Sanki çayımızı karıştırıp yudumluyoruz. Mustafa Kutlu da anlatıyor,anlatıyor...Bu kez şöyle güzellikler de yapmış yazarımız. Tam hikayeye dalmış giderken birden kesiyor ve okurun kulağını çekiyor, onun dikkatini sınıyor,bilgeliğin verdiği bir duruşla nasihat ediyor.Çok seviyorum Mustafa Kutlu'nun anlatımını.Basit,sade bir hikayeden ne manalar çıkarıyor? Ressam fırçasıyla darbeleri vurdukça, renkleri karıştırdıkça ortaya çıkan tablo beni kendine hayran bırakıyor. İyiler Ölmez’de de kapıcının oğlu Sıtkı’nın hikâyesinden ne çıkar ki, diye düşünürken kitap bittiğinde kendimi bir çok konu üzerinde düşünür buldum. İyiliğin şifrelerini çözmeye çalıştım. İyiliğin yardım kuruluşlarının hesap numarasına gönderilen rakamlar olmadığı, iyiliğin bilmem kaça gönderilen bir sms olmadığı, iyiliğin bir ruh taşıdığı, iyilik yapmak için illa kendin gibilerden oluşan homojen bir grupta olmanın şart olmadığı, iyiliğin tebessüm barındırdığı, sevgi barındırdığı, aynı dertle dertlenmekten beslendiği...
Sanırım büyük yazar olmak bu. İnanın bazı kitapları okuduğumda;  bu kadar şatafatlı laflar edip de hiç bir şey anlatmamayı nasıl başarıyorlar, diye düşündüğüm oluyor. Bana ne bundan dediğim, beni içine almayan,yazarın belki kendisi için önem arz eden fakat okuyucu çok sarmayan hikayelerle karşılaşıyorum.İste bu yüzden bu kitabi okuduğumda yazın kurağında soğuk bir su gibi içmiş gibi oldum dedim.Susuzluğuma öyle iyi geldi ki… Oh be iyi ki Mustafa Kutlu diye bir yazar var.                Son olarak Dörtler Makamı bölümünde doktorun; hastanenin bahçesini yeşillendirmek, meyve ağaçları ile ağaçlandırmak istemesi ve emekli mühendis Vuslat Hanım’ın bir su kaynağı bulması;orayı içinde türlü yemişleri,meyve ağaçları olan bir bahçeye çevirmesi bana yazarın Beyhude Ömrüm  kitabını anımsattı.Yazarın bunu bilerek yaptığını sanıyorum.O ne güzel bir bahçe tasviridir.Böyle giderse o bahçenin hayali ile ben de bu apartman dairesinden kaçacağım.Bak yine kendimi kaptırmışım.Kitap olsun da böyle olsun, kitabın içinde kaybolayım.Bol kitaplı günler. Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere. Sevgiler…




                                        ÖZLEM KARAPINAR

0 YORUM: