Pages

16 Temmuz 2013 Salı

KAFİRUN



      Hatırlar mısın? Resim derslerinde bir çalışma yapılırdı. Boş bir resim kağıdının ortasına bir kart postal yapıştırılır, sayfada geriye kalan boş kısımları sen kartpostala uygun bir biçimde devam ettirir ve tamamlardın. İşte  "Kafirun" kitabının yazarı da, kağıdın ortasına bir mahalle çizmiş ve öyle bir anlatmış ki resmin devamını sen kolaylıkla tamamlıyorsun ve ortaya 50'li 60'lı yılların Türkiye'si çıkıyor.
     Her ne kadar can alıcı hikayemiz biri nurcu biri komünist olan iki Hikmet'in ilginç bir şekilde gelişen arkadaşlığı olsa da mahalledeki evlerin öyküleri de bir o kadar ilgi çekici ve dönem Türkiye'sine güçlü bir ışık tutmakta...
     Bildiğin gibi hikayemiz; hapse düşen komünist oğlunun peşinde  şehir şehir dolaşan bir kadının sokaklarda kalması ve nurcu bir ailenin ona kucak açması ile oluşuyor. Oysa bu insani olan misafirperverlik kimleri tarafından pek hoş karşılanmıyor.

     "N'iyapacığıdık yani hikmet Usta, goynumuza mı alacığıdık? Bize de gomonis damgası vurmazlar mı?
      " Sana gomonis damgası vuracaklar diye bu kadın ölecek mi la şerefsiz?"

    Son günlerde kutuplaşmaya çekilen ülkemde, insanların birbirini yaftaladığı, arkadaşlık etmeyi bıraktığı, sokakları yakıp yıktığı, birbirine edilmedik hakaretler bırakılmadığı düşünülürse Hikmet Usta gibileri arıyor insan...
        Evet etkileyiciydi Hikmet Usta'nın hikayesi fakat daha önce dediğim gibi diğer öyküler de en az onun kadar ilgi çekiciydi...Dabakların gelini İsmet, Kara Mahir'in aşkı, Memmet, Esat'ın felç geçirmesi, Şıkkali basit birer hikaye değil ; o dönemin köyleri, mahalleleri, sosyal yaşantısı, hayatı algılayış biçimleri ve daha bir çok durum hakkında malzeme sunuyor. Öte yandan mahallelinin erkeklerin ve hatta kadınlarının siyasetle iç içe olmaları, gündemi o günkü şartlar el verdiğince takip etmeleri insanı düşündürüyor.
       Bazen, bazı kendini bilmezler çıkıp halkı cahillikle yaftalamaya çalışırlar. Oysa bilmezler ki o cahil dedikleri amcalar, teyzeler, dedeler, bu ülkede alimlerin idam edildiğini gördü, kitaplarını devletten kaçırmak zorunda kalıp topraklara gömdü, seçtikleri başbakanları idam edildi, o cahil denilen teyzelerin oğulları orduda rütbeli bir göreve alınmazken, teröristin kucağına biri atılması gerektiğinde "sen gel " denildi, ekmek kuyruklarında, ilaç kuyruklarında bekletildiler,  kızları başı kapalı diye okullardan atıldı, 80 yaşındaki nineler torunlarının yemin törenlerinden kovuldu ve daha nicelerini gördü bu insanlar... Ve şimdi birileri çıkmış  "ayol cahil kesiim işte" diyebiliyor. Tabi, isteyen istediğini söylemekte hürdür ancak kabul edilmelidir ki bu halk da yaşadığını bilir.
     Kitabımızda da yazar, bu yaşantılardan kesitler sunuyor. Ve bu diyalogların bazen kendi şiveleri ile verilmesi sempatik ve samimi bir izlenim vermiş. İşte bir kaçı :

     Dabakların gelininden bahsedilirken nasıl da ince dokundurmalar yapıyorlar, bakalım...

    "Dabakların gelini yangın baygını İsmet bile, geceden sabaha halkçı kesilmiş gız, Allah belanı vere de göğdelerin eriye, tapır tapır döküle, gadamı alasıca fingirdik mendebur! Havva Bacıgilin evinde düdüklü tencere gibi hüü hüü diye hoplaya zıplaya coşmalara galhan sen dağel miydin a zilli ? Bi gece de n'oldu da "İsmet Paşa varıkene ezanı annıyodum, Menderes geldi gene annamaz oldum, çok iyi ettiler de hapse dıktılar Menderes'i, pis Herif " diye salyalar akıtmaya başladın gıçımın kenarı ? Namaz gıla gıla seccade paralıyodun da biz mi görmedik, kör müydü gözümüz, susduysak boşa susmadık, arsıza arsız, uğursuza uğursuz mu olaydık, Allah'ı mı gandıraydık senin gibi, oyuncu fışkı?"

    Ezanın Türkçe ve Arapça okunması üzerine ne kadar derin tartışmalar yaparsan yap bu paragraf kadar derin ve gerçekçi olabilir miydi?

   "İhtilali yapan Gürsel Paşa, Demokratları Yassıada'ya gönderen Milli Birlik komitesi idi, lakin ahali nazarında, hükümeti deviren İsmet Paşa, alayını mapusa tıkan Halk Partisi'ydi. İsmet Paşa, Meclis kürsüsünden boşuna bağırmamıştı "Sizi ben bile gurtaramam." diye! Gaçın kurrasıydı o ! İhtilalden evvel dişi gedik kendi hödük olsa bile , başı dik yürüyen Demokratçı takımı şimdi korkak tavuk, düne kadar burnu sürtük Halkçılar sürtüşmeye,Demokratçılar sıvışmaya mahana arıyordu. Gün geçmiyordu ki gafa-göz yarılmasın, dayı-yeğen darılmasın, konu komşu kırılmasın. Kimi Menderes orada asılırsa burada kahirleniyor, kimi de " la bu leyleğe hacı diyollarsa, yüzdeyüz demokratçıdır bu guş" diye hayvana yan bakıp , daşa fırsat golluyordu."
O günkü durum halk ağzıyla gayet güzel ifade edilmiş ancak üzücü olan şu ki bazı durumları günümüz Türkiye'sinde de görmekteyiz, dayı -yeğen darılıyor, kafa- göz  yarılıyor yine fakat dilerim ki bu filmi tekrar izlemeyiz...

     "Kıyıda köşede bir şey kalmasın Halit ! Rafların arasına, sedirin altına baktın mı ?"
     "Baktım baba ! Benim ders kitaplarım dışında bi şey kalmadı!"
     " İyi o zaman ....Hadi sen kazmayı küreği al çukuru kaz, ben de şu kitapları muşambaya sarayım. Anana da söyle kındap getirsin"

      Bilmem ki insan kitaplarını sakladığına mı üzülür, bu hallere düştüğüne bu hakarete uğradığına mı? Bizler hiç kitap saklamak zorunda kalmadık, sokaklara çıkıp "özgürlük özgürlük" diye bağıran heyecanlı gençler de öyle ...
       Son vereceğim örnek de Deli Muarrem ile sıracalı Mahmut'un konuşmaları. Buraya dikkat et, hem kitabın özeti mahiyetinde hem de kitabın adının üstüne yazılmayı hak eder nitelikte. Alkımın altında kimse geçemez....
     "Gorkma la gorkma, masal bu.Alkımın altından kimse geçemez. Gandırıyollar, hazine bulun diyollar, padişah olun diyollar, gandırıyollar işte!"
   .....
  "Beni de böyle gandırdılar la devramel! Al bunu iç, alkımın altından geçen didiler. Gız olmazsan padişah olun, hayatın değişir didiler. İçtim..geçemedim.. bi daa içtim, gene geçemedim.. bi daa ... anaa.. la devramel kafa n'oldu biliyon mu?"
   "I ııh bilmiyom"
   "Bi baktım ben alkımın altından geçememişim amma alkım benim üstümden geçmiş! Alkımıdı, ebemguşaydı, gökkuşaydı dirkene ebeminkini gösterdiler bana! Gafayı hoplatdılar! Her şey allak bullak oldu biliyon mu? Sona da bana deli didiler... Deli Marrem didiler !
  ....
 "Bana bak la devramel! Sana da alkımın altından geçebilin dillerse, sakın inmanma ha! Yalan söylüyollar, gandırıyollar, ondan sonra garşına geçip sen delisin diyollar! Sakın inanma he mi? alkımın altından kimse geçemez! Heç kimse ! İnanma!"

     Çocukluğumuzda anlatılan bir hikaye vardı.Çocuğun birine gökkuşağının altından geçersen erkek olursun derler ve çocuk koşmaya başlar yetişmek için gökkuşağına, koştukça koşar, yorulur, çabalar, bitkin düşer ama devam eder yine koşmaya...Kan ter içinde koşarken bakar ki o koştukça gökkuşağı uzaklaşıyor...
    İşte, bizim memleketin hali de böyle. Başka bir şekle bürüneceğiz diye koşturulmuşuz durmamacasına, yorulmuşuz bitkin düşmüşüz ama nafile...Bir bakmışız ki hem gökkuşağına uzağız hem de kendimize....
Bu güzel kitabı kaleme alıp bizi o dönemle buluşturan yazar Ahmet Tezcan'ın kalemine, yüreğine sağlık. Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere.Sevgiler...


   
   
   

2 YORUM:

Sadrı Azam dedi ki...

Ankara’ya ilk gidişimdi. Belediye otobüsünde cam kenarına oturmuş meraklı gözlerle seyrederken etrafı, billboardlarda rastlamıştım bu kitaba ilk defa. O gün adı garibime gitmişti, aslinda bir o kadarda ilgimi çekmişti. Ama billboardlarda bir kitabın reklamına rast gelmek hem mutlu etmişti beni, hem de aklımda türlü soru işaretleri bırakmıştı.

İçeriğine dair sunmuş olduğunuz bu güzel kesitler ve yorumunuzdan ötürü teşekkür eder, devamını dilerim. Ellerinize sağlık

özlem karapınar dedi ki...

Teşekkürler, sanırım kitabı merak edip araştırmak istediniz ve yorumuma denk geldiniz. fırsatınız olursa okumanızı tavsiye ederim, bakalım fikirlerinizde değişiklik olacak mı? görüşmek üzere...