Pages

23 Mart 2013 Cumartesi

NAR AĞACI



     Bize çoğu zaman  tarihin resmi yüzü anlatılmıştır; antlaşmalar, seferler, mağlubiyetler...Üstelik mağlubiyetler bile farklı sunulmuştur. Hani o savaş kaybedilmişse bile kesin masada kaybedilmiştir.Bu da ne demekse? Kumar masası gibi bir şey mi? Savaş kaybedilirse ya Almanlar yenildiği için biz de yenik sayılmışızdır, ya da birileri ihanet etmiştir, kesin o yüzdendir.Biz mağlubiyetlerin arkasında alınmış yanlış kararlar yerine kahramanlar ararız. Bize tarihin magazinsel yönü sunulmuştur. Sanki o dönemin yaşam biçimini televole kültürüyle anlayabilirmişiz gibi.Harem, kadınlar, padişahların aşkları... Muhakkak ki halk cephesinden bakılmış kitaplar da geçer elimize ancak yine resmi tarih söylemleri düşer o kitapların da sahifelerine. Belki hissiyattan, samimiyetten yoksun ancak bize verilmek istenen biçime uygun.
     İşte bu noktada Nar Ağacı, benim arayıp da bulamadığım bir fırsat, bir hazineydi adeta...Gerçek şu ki ben kitabı elime aldığımda yazarın önceki eserlerinden yola çıkarak, soyut bir anlatım bekliyordum.Fakat "Nar Ağacı" bir başka olmuştu. Oysa kalem aynıydı.Tüm övgüleri hak eden kalem.
    Bu hikaye görünürde yazarın dedesinin nasıl olup da Tebriz'den  gelip Trabzon!a yerleştiğini ve burada yazarın anneannesiyle tanıştığını ve bu serüvendeki duraklarını anlatır. Fakat aslında hiç de yazarın hikayesi değildir.Sahibi benim,sensin, benim dedem, senin ninen,benim büyük annem.Bu toprakların tozunu toprağını kullanarak aşkla mayalanmış gönül denen teknede, kabarmış taşmış bir hikaye. Öyle ki dolmuş bütün yüreklere.
     İskeletini aşk oluşturuyor,evet. Setterhan'ın yüreğine gömülen de aşk, Sofya'nın yüreğine gömülen de.En nihayetinde Zehra'nın yüreğine atılacak köprüler de aşk.Setterhan bu romanın iskeleti olabilir evet ama romanı vücuda bürüyen, iskeleti sağlamlaştıran, dolduran ve romanın kalbinin attığı yer savaşın hallerinin anlatıldığı bölümlerdir. Savaşı ve savaşın yakıp yıktığı hayalleri, kırıp döktüğü haneleri, silip süpürdüğü umutları, bir darbe ile devirdiği o yiğit delikanlıları, masum güzel kızları anlatır. Ve sanki masumiyet bile o kızlarla birlikte ölüp gitmiş gibidir.
    Setterhan'ın Azam'a olan aşkı, Piruz'un arkasından bir hikaye geleceği, Sofya ile yaşadıkları ve hatta Zehra ile nasıl olup da birleşecekleri merak konusuydu. Kitap akıcıydı.Yazar; Azam'da Tebriz'i, Piruz'da eski inançları, Sofya'da Batum'u, Rusya'yı ve Zehra'da Anadolu'yu sermiş önümüze. Bir öğretmen edasında anlatıyordu yazar. Öyle bir sunum ki ortaya çıkan, kitap bir eser değil; her bir kelamı her bir cümlesi sanat eseri. Sanki bütün kelimeler seçilip cımbızla yerleştirilmiş, sanki her bir cümle için ayrı bir fırça kullanılmış. Aynı yemek tarifi kullanıldığı halde tutturulamayan yemekler gibi herkes tarih anlatmıştı bize evet ama bu tadı tutturan çok azdı. Annenin "eli değmesi" gibi bir şeydi bu. Nar Ağacı'nı daNazan Bekiroğlu dokunuşu böyle etkileyici kılmıştı. Şahsen ben daha önce yaşamışımdır, usta tarihçi diye kitabını alıp da bir türlü bitiremediğim, "Olmaz bu kitabı okumalıyım" deyip de kaç defa tekrar başlayıp yine yarım bıraktığım...Ne çılgın günler! Benim için sanatsız, düz anlatımlı bir kitap kurak bir toprak gibidir. Kitap dediğinde dal dal açmalı çiçek, bağ bağ olmalı üzüm, serin serin esmeli çam ağaçları..Fakat şunu da söylemeliyim ki betimlemelerden hoşlanmıyorsan, sözlerin fazla süslenmesini sevmiyorsan işte o zaman bu kitap sana bitmeyecekmiş gibi, çok yavaş ilerliyormuş gibi gelebilir. Sen yine de devam et çünkü öyle kapılar açılıyor ki kitapta ardı ardına,yavaş yavaş çıktığın bu gezintiyi koşa koşa bitirdiğini fark edeceksin.Açılan her kapının ardına ayrı bir hikaye, ayrı bir hüzün, ayrı bir tasa...
     Karakterlerden de bahsetmek lazım kısaca ancak karakterlerin her biri çok güçlü.Hepsi ayrı ayrı bağımsızlığını ilan etmiş durumda.Küfelerinde öyle yükler var ki ne bir gram az gelir diğerinden ne bir gram fazla...Bir ara " Yazar neden bunu iki kitap haline çıkarmadı" diye düşündüm.Zehra ile Setterhan'ı o bahçede bıraktım ya yetmedi bana. Irmaklar buldu birbirini birleşti ya nereye akar bundan sonra nasıl coşar bilmek istedim. Başka kapıları aralamak için Zehra ile Setterhan'ın bahçe kapısını kapattım.Dedim ya her kapının ardında başka karakterler, başka hikayeler var.

    Aralıyorum başka bir kapıyı Piruz'u görüyorum, bir başkasında Mirza Han,Sofya...Fakat sonunda yazar bizi öyle bir kapının önüne getiriyor ki, kapı aralandığında taşan yükler oturuyor yüreğime bir karabasan gibi...Bu kapının ardında savaşın en çıplak en acımasız hali var..Hacıbey o evde kaldı ya bir başına orada tutuşmaya başladı ruhum. Öyle gerçekti ki Siranuş, Anuş sanki ben de oradaydım.

"Bir de" diye seslendi "Sıcak ekmek içini çok sever.Unutmayın.Bir de ağlar da susmazsa şekerli su yapın.Bir de ateşi yükselirse...Bir de hıçkırığı tutarsa..." 

Bu sayfaları okurken neden doldu gözlerim?  Anne olduğum için mi yoksa insan olan herkesi sarsar mıydı bu ayrılık? Savaşın müsebbiplerinin bebekleri yok mudur, diye düşünürüm. Lakin bulamam savaşın mantığını, bilemem dönen çarkı. O zamanlarda dönüyordu işte öğüterek gencecik çocukları dişlerinin arasında. Tıpkı İsmail gibi...
            Ey Gülcemal Gülcemal 
            Savruluyi dumanın 
            Aldın gittin yarimi
            Yoktur senin imanın

İsmail'in gidişi, gittiği yerde gördükleri, dönemeyişi... Hem İsmail'in gördükleri, hem geride kalanların gördükleri unutulacak cinsten değildi. Daha önce söylediğim gibi kitabın kalbi burada atıyordu. Büyükhanım'ın ve Zehra'nın yola koyuluşu, ve yolculuk boyunca gördükleri yaşadıkları, kitabı kapattığımda zihnimde kalan anlardı. Ve yazar bunu şöyle ifade ediyordu. 

İmanı kuvvetliydi Büyükahanım'ın. Fakat daha çocukluk zamanında en fazla cennetin olmayışından korkar. "Ya cennet yoksa" diye içinden geçirmeden edemezdi. Bu kez sarıldığı cesedin bumbuzluğunda üşürken "Beni bağışla.Dilimin söylediğinden hariç tut ama bundan sonra cennetinin yokluğu değil, beni cehenneminin yokluğu korkutur"

Harşit'ten geçtiler, ölülere sığındılar, yakılan yıkılan yurtları gördüler. İnsanın bile çıkar peşine düştüğü anlarda bir köpeğin sadakatinde dostluğu buldular.öksüzlere kol kanat oldular kendi kanatları kırıkken.Sildiler başka gözyaşlarını kendi yürekleri kanarken. Esfel-i safilini dünya gözüyle tanıdılar.
         Dilerim böyle günleri bir daha görmeyiz, bu çirkinliklere bir daha şahit olmayız.Sözlerimi kitapta geçen şu cümlelerle tamamlayacağım.
"Bu rezaletin kelimeler karargahında bir karşılığı yok.Böyle bir şey ancak yaşanabilir.Yaşayanlar da tez elden unutma telaşında.Tarih kitaplarına girecek üç soğuk cümlenin ardında ne mahşer var oysa."
Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere.



                                                                                           Özlem KARAPINAR



    
    
      



21 YORUM:

Hilal Akıncı dedi ki...

kitabı okumadan önce okudum yazınızı, güzel anlatmışsınız teşekkürler.

özlem karapınar dedi ki...

Kitabı okuduktan sonra tekrar bir yorum bekliyorum o zaman :)

Adsız dedi ki...

bende aynı duygularla soluksuz okudum...

Zümrüt kızın rüyası dedi ki...

Kitabı okuyan biri olarak yorumunuz çok başarılıydı.Teşekkürler.

özlem karapınar dedi ki...

Ben teşekkür ederim. Çok severek okuyup, sohbeti de severek yazmıştım. Bunun, kitabı okuyanlara yansımış olmasına sevindim :)

akife güllüoğlu dedi ki...

kitabı aldım elime bir bakayım dedim neler yazılmış , aklımın ucundan dahi geçmezdi böyle enfes , insanın damağında orta şekerli kahve tadı bırakan bir yorum. Nazan hanım kitap arkasına özlem karapınar'dan deyip eklemeli bence. hemen başlıyorum , iştahımı açtınız.teşekkürler :)

akife güllüoğlu dedi ki...

özlem hanım siz mi onaylıyorsunuz yorumları acaba ?

özlem karapınar dedi ki...

Güzel sözleriniz beni çok mutlu etti teşekkür ederim. Kendilerine yorumumu göndermiştim twitterda kendi hesaplarından paylaşmışlardı bu bile benim için çok önemliydi. Kitaplar hakkında yazmayı seviyorum fakat çok severek okumuşsam bir başka zevkle yazıyorum. bu arada yorumları ben onaylıyorum. blog bana ait benden başka yazan yok, aynı zamanda çalışıyorum ve bir anneyim maalesef bu yüzden bloğuma istediğim kadar vakit ayıramıyorum. şuan elimde "sır küpü var" bir hafta içinde yetiştirebilirsem yorumumu yayımlayacağım. sizi de her zaman beklerim. Sevgiler...

Akife Güllüoğlu dedi ki...

Yorumlarınızda kitabı saran bir anne şefkati gayet açık zaten. Böylesine muhakeme gücüne sahip olmak Allahın size bahşettiği bir lütuf. Abla sıcaklığı hissettim memnun oldum teşekkür ediyorum. Merakla bekliyorum ellerinize yüreğinize sağlık.

Adsız dedi ki...

Biliyor musunuz Ekim'de yeni kitabı çıkıyormuş Nazan Hanım'ın :)

acemi blogger dedi ki...

Kitabı okuyunca çok beğenmeme rağmen hiç yorum yapamamıştım. Sizin yazınızı okuyunca ne düzel yorumlanmış dedim. Hemen kendi yazımda sizin sayfanın linkini vereceğim ki başkaları da istifade etsin.

acemi blogger dedi ki...

Kitabı çok beğenmeme rağmen düşüncelerimi dile döküp yazamamıştım. Sizin yazınızı görünce ne güzel anlatmış dedim. Daha çok kişi okusun diye kendi yazımın altına sizin linkinizi ekleyeceğim. Keyifli okumalar.

Emel dedi ki...

işte o kitabı buldum :) ikimizin de çokk beğendiği... çok sevindim

özlem karapınar dedi ki...

Favorilerimden biridir...Nasıl olmasın,muhteşem bir kalemden çıkmış...

Adsız dedi ki...

Nar ağacı romanından sınavımda sorulcakta. bana ana karakterleri konuları tam olarak rica etsem tanıtabilirmisin

özlem karapınar dedi ki...

Sevgili Adsız,ben sıradan bir okurum.Okuduklarım hakkında kendince fikirlerimi yazan biriyim.Benim yazdıklarım sizin sınavınız için geçerli not almanızda yeterli olmayabilir.Yardımcı olamadığım için gerçekten üzgünüm.Size tavsiyem kitabı okumanız sonra benim yorumumu okumanız ve kendiniz ana karakterleri çıkarmanız.Kolay gelsin.Üzgünüm.

Adsız dedi ki...

okudum en degerli kitap..Tarihi tasviri hükmü anlatimi öyle gercek oyle edebi..hayal kadar zengin ama hakikat gibi aleni..edebiyatimiza ölümsüz bir yapit kazandiran Nazan Bekirogluna sinsuz saygilar..

Adsız dedi ki...

kitap guzeldi. nazan hoca'nin ellerine saglik. akici ve merak uyandirici bir uslupla okuyucuyu kendisine baglayan, ogretici ve bir o kadar da etkileyici bir kitapti. su kadarini soyleyeyim. bu kitaba bir acigini yakalayayim da nazan hoca' yi yerden yere vurayim gozuyle bakmayin. bu kitaptan almaniz gerekenleri almaya bakin. yazarin ismini okumadan once duymustum. okuduktan sonra da ismini unutamayacagim herhalde. su an ki yazdiklarimi okuyan degerli kardeslerim; benim yorumlarima guvenecek olursaniz nacizane su sozlerimle kitaba olan ilginize isk tutmak isterim. kitap, osmanlinin son donemlerinden kesitlerle, savas zamanlarindaki zorluklar ve zorunlu goclerle insana eskinin havasini solutuyor. okuyani olaylarin duygusalligi ile bas basa birakiyor. kimi zaman su an ki halimize sukurler olsun dedirttiriyor.
ve kimi zaman ise dem vurdugu ask hadiselerinde ise okuyucunun aska bakan yanini oksuyor ve kendisinden bir seyler bulmasini sagliyor. ozetle kitap surukleyiciligi ve akiciligi ile insana kendini okutturabiliyor. evet, elestirilecek bir yani yok mudur kitabin? illa ki vardir. hangi kalem yazari yuzde yuz kusurusuzluga roman yazabilir ki. insaniz, beseriz ve sasariz. an gelir anlatmak istediklerimizi farkli kelimelere baglayarak anlatiriz ve yine an gelir ki duygusalligimizi anlatacak farkli kelimelere siginiriz. boylesi bir siginma da bazen okuyuculara bekledigi sonu yada bekledigi duygulari farkli sunabiliyor. mesela sahsimca romanin sonunda settarhan ve zehra'nin asklarina daha cok yer verilmesini isteyebilirdim. cunku romanin bas kahramanlari olarak bu iki isim goze carpiyordu. nitekim romanin on ve arka kapaklarinda da yine bu iki isme atifta bulunuluyordu. hal boyle olunca birer okuyucu olan bizler de romanda ne zaman bu iki ismin bir araya gelecegini merak edip duruyorduk. dedigim gibi duygular her zaman insanin istedigi gibi aktarilmayabilir. nazan hocanin ellerine saglik. o da romani yazarken ask duygusunu, settarhan ve zehra adina son sayfalara saklamayi uygun gormus. kalemi oyle yazagelmis. ne denir ki; romancinin emegine saglik. boylesi akici ve guzel romanda bizleri anlamli duygulara surukledigi icin. kitabi okuyun arkdaslar. gercekten pisman olmayacaksiniz. almaniz gereken sadece ask olmasin. tarihi nuktelerden de ozler almaya da bakin.
yazarin baska kitaplarini da okumak dilegiyle, allah'a emanetsiniz...

Adsız dedi ki...

kitap guzeldi. nazan hoca'nin ellerine saglik. akici ve merak uyandirici bir uslupla okuyucuyu kendisine baglayan, ogretici ve bir o kadar da etkileyici bir kitapti. su kadarini soyleyeyim. bu kitaba bir acigini yakalayayim da nazan hoca' yi yerden yere vurayim gozuyle bakmayin. bu kitaptan almaniz gerekenleri almaya bakin. yazarin ismini okumadan once duymustum. okuduktan sonra da ismini unutamayacagim herhalde. su an ki yazdiklarimi okuyan degerli kardeslerim; benim yorumlarima guvenecek olursaniz nacizane su sozlerimle kitaba olan ilginize isk tutmak isterim. kitap, osmanlinin son donemlerinden kesitlerle, savas zamanlarindaki zorluklar ve zorunlu goclerle insana eskinin havasini solutuyor. okuyani olaylarin duygusalligi ile bas basa birakiyor. kimi zaman su an ki halimize sukurler olsun dedirttiriyor.
ve kimi zaman ise dem vurdugu ask hadiselerinde ise okuyucunun aska bakan yanini oksuyor ve kendisinden bir seyler bulmasini sagliyor. ozetle kitap surukleyiciligi ve akiciligi ile insana kendini okutturabiliyor. evet, elestirilecek bir yani yok mudur kitabin? illa ki vardir. hangi kalem yazari yuzde yuz kusurusuzluga roman yazabilir ki. insaniz, beseriz ve sasariz. an gelir anlatmak istediklerimizi farkli kelimelere baglayarak anlatiriz ve yine an gelir ki duygusalligimizi anlatacak farkli kelimelere siginiriz. boylesi bir siginma da bazen okuyuculara bekledigi sonu yada bekledigi duygulari farkli sunabiliyor. mesela sahsimca romanin sonunda settarhan ve zehra'nin asklarina daha cok yer verilmesini isteyebilirdim. cunku romanin bas kahramanlari olarak bu iki isim goze carpiyordu. nitekim romanin on ve arka kapaklarinda da yine bu iki isme atifta bulunuluyordu. hal boyle olunca birer okuyucu olan bizler de romanda ne zaman bu iki ismin bir araya gelecegini merak edip duruyorduk. dedigim gibi duygular her zaman insanin istedigi gibi aktarilmayabilir. nazan hocanin ellerine saglik. o da romani yazarken ask duygusunu, settarhan ve zehra adina son sayfalara saklamayi uygun gormus. kalemi oyle yazagelmis. ne denir ki; romancinin emegine saglik. boylesi akici ve guzel romanda bizleri anlamli duygulara surukledigi icin. kitabi okuyun arkdaslar. gercekten pisman olmayacaksiniz. almaniz gereken sadece ask olmasin. tarihi nuktelerden de ozler almaya da bakin.
yazarin baska kitaplarini da okumak dilegiyle, allah'a emanetsiniz...

Nagihan Olçaylı dedi ki...

Son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaptı.Trabzonlu biri olarak bu kitabı okuduğmda şehrimle ilgili ne kadar az bilgim olduğunu anladım ve çok eksik hissettim kendimi .bu kitap bana yaşattığı tatların yanında beni uyandırdı .megerse ne çok hikâye yaşanmış topraklarimda içinden bizden birilerinin de geçtiği.
Herkesin okumasını tavsiye ederim.

Nagihan Olçaylı dedi ki...

Son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaptı.Trabzonlu biri olarak bu kitabı okuduğmda şehrimle ilgili ne kadar az bilgim olduğunu anladım ve çok eksik hissettim kendimi .bu kitap bana yaşattığı tatların yanında beni uyandırdı .megerse ne çok hikâye yaşanmış topraklarimda içinden bizden birilerinin de geçtiği.
Herkesin okumasını tavsiye ederim.