Pages

25 Şubat 2018 Pazar

#öykü



Yedi İklim dergisi 331. Sayıdan "Kırık Bir Can Parçası" adlı öykümle merhaba...

#öykü


SERKİSOF adlı öyküm BirNokta dergisi 192.sayısında yayımlandı
AYNI HİKÂYE adlı öyküm BirNokta dergisi 193.sayısında yayımlandı.
Keyifli okumalar...

#Öykü


BOŞ SANDALYE öykümün devamı Şiar dergisi 14.sayıda 👈

#Öykü


Uzun bir aradan sonra merhaba. Blogumu ihmal ettim farkındayım ama boş durmadım. Çeşitli edebiyat dergileri ve onlarda yer alan öykülerimi paylaşacağım sizinle.Karşılaşmak dileğiyle ;)
İÇ YANGINI öykümün devamı Şiar dergisi 13.sayıda 👈

24 Ağustos 2017 Perşembe

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR



ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR

Holden Couldfield ergenlik dönemi bunalımlarıyla; ailesini,arkadaşlarını,çevresini sürekli eleştiren, içsel çatışmalar yaşayan bir gençtir.Kendi gibi zenginlerin okuduğu bir okulda yatılı okumaktadır.Fakat o derslerinden kaldığı için okuldan atılmıştır.Noel tatilinde evde olacaktır fakat o zamana kadar geçen süreyi dışarıda aylaklık ederek geçirmiştir.Kitap, bu süreci ve yaşananlar ışığında genç,bunalımlı bir “ergen”in olaylara bakış açısını anlatmaktadır.
Couldfield’ın görünürde hayatı ciddiye almayan,sorumsuz bir genç imajı vardır. Fakat satır aralarından karakterin içindeki empati duygusunu görmek, vicdanını hissetmek mümkün.

KÖR BAYKUŞ -SADIK HİDAYET



Bir kitapsever Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okuduğumu görünce “Kitapta ne anlatıyor? Bitince yazar mısınız?” diye sormuştu. Ne anlattığı sanırım sizin beklentinizle ilgili. 5N1K sorularına kolayca cevap bulduğunuz, klasik olay örgüsü içeren anlatımlar arıyorsanız elinizdeki Kör Baykuş’u hemen bırakın ve koşarak uzaklaşın.
Şimdi kalanlarla birlikte gelin, anlaması çaba isteyen fakat edebi olarak doyurucu bu yolda birlikte yürüyelim. Doyurucu dedim çünkü bu sıra dışı anlatımda okur;  karanlık, şüpheci ve umutsuz karakterin iç dünyasına yolculuk yaparken kitaptaki simgeleri çözmeye çalışacak ve yarı hayal yarı gerçek olaylar silsilesinin içinden geçerken, bu yolculuktan haz alacaktır.Devamı için tıklayın kör baykuş

4 Şubat 2017 Cumartesi

CEMAL ŞAKAR'IN "KARA" KİTABINDAN BENDE KALANLAR...


Siz hiç Cemal Şakar'ın tokadını yediniz mi? Ben yedim. "Kara" adlı kitabını okuduğumda,daha ilk öyküde "Devam edebilecek misin?" diye sordum kendime.Zira bu kitapta,bir tokat gibi suratımıza çarpan sözler vardı,kara sözler...
Her gün gelip geçtiğimiz sokaklarda yaşayan görünmez hayatları bize gösteren,cesetleri bize hatırlatan...Sadece şimdinin cesetlerini değil,geçmişimizde birikenleri de suratımıza çarptı o kara sözcükler.
Devam edebilecek miydim? Çünkü çok ağırdı cümleler,kara cümleler...
Kimi zaman tarihin unuttuğu,kiminde şehrin büyüttüğü; kentin karanlık sokaklarında doğmuş,kaldırımların emzirdiği cesetlerin hikayelerini okuduk bu kitapta.Ömer Hayyam Canisi adlı öyküde yer alan ceset şöyle diyordu öykünün sonunda.

"-Ben bütün kokuları bilirim,bütün sesleri tanırım komserim,ben bağışıklıyım komserim,bana ceset derler,ben ölmem komserim ha,ben zaman tarafından emilmişim,ben zamanı emmişim komserim ha,ben komserim,komser ha!

Hani şu görmek istemediğimiz,olur da bir yerlerde rastlaşırsak başımızı çevirdiğimiz,kokularından rahatsız olduğumuz,ne kokusu varlıklarından tiksindiğimiz yaşayan ölüleri yazmış Cemal Şakar.
Neyse ki The Mahrem Palace'ta bir nefes alıyoruz.Ohh be! Deniz,kum güneş...Fakat burada da inceden bir iğneleniyoruz.Yazar, iğneyi yüreğimize batırıyor.Sonsuzluk ve Bir Gün öyküsünde hüznü, Kül'de yarım kalan hayalleri ile bir genç kızı,olmamış hayatını,oldurulamayan hayatını yüreğimiz sızlayarak okuyoruz.
Vatanını özleyen,başka topraklarda kendi değerini kaybetmiş genç kız bütün ümitlerini tüketirken şöyle söylüyor:

"Bir Anka'yım ben.
Yangınlar içindeyim.
Adalar bir kanat çırpma mesafesinde.Sonra Marmara.Sonra sararmış bozkırlar.Sonra yemyeşil ovalar.Sonra çıplak dağlar.Sonra rengarenk ormanlar.Sonra ülkem.Sonra şehrim.Sonra kasabam.Sonra kül.
Sonra ilk kanat çırpması."

Ne hayatlar vardı kitapta daha? Ya da ne hayatlar yoktu,yok olmuştu? Yanmış,bombalanmış,babaların oğullarından ayrıldığı hayatlar.Yazarın ince ince işlediği kelimeler bir şiir ağırlığında yüreğime çöreklendi,cümleler boğazımda düğüm.Sanki sözlerin sahibi yazar değil.Sanki savaşın içinden bir adam kulağıma fısıldıyor,sanki Filistinli bir baba,sanki Suriyeli bir kadın gözlerimin içine bakıyor.

"Toplumsal barış için salıverilmiştik.Hiçbir şey olmamış gibi kasabaya dönecek,uzun, yaralı bir geçmişle kucaklaşıverecektik.
Olmadı.
Kucaklaşamadık.
Doğduğum ev yıkılmış.
Ailem başka ülkeye hicret etmiş.
Yıkıldım hemen oracıkta."

Kara böyle hüzünlü bir kitaptı benim için.Zorlu ağır bir yolculuk.Öyle çayını alıp,koltuğuna yaslanıp,tadını çıkarabileceğin bir kitap değil.Diken üstünde,muhayyileni zorlayarak,göğsün sıkışarak okuyorsun elinde olmadan.
Böyle olmalı değil mi,bazen? Bir kitap sarsmalı seni, şamar olup inmeli suratına,mızrap olup dokunmalı teline,kirkit olup vurmalı iplerine...Böyle olmalı.Kendi hayatımıza o kadar dalmışız ki bizi gelip bizi sarsmalı.
Hepimizin sarsılmaya ihtiyacı var.Kara'yı okuyun,okutun.



Bir sonraki kitap sohbetimizde görüşmek üzere.Selamlar...

3 Şubat 2017 Cuma

İYİLER ÖLMEZ


Mustafa Kutlu’nun “İyiler Ölmez”  kitabı adından da anlaşılacağı üzere iyilik hikâyeleri ile dolu. Fakat bu öyle sır kapısı türü hikâyeler değil. Hayatin içinden, çevremizde görebileceğimiz sıradan insanların yaşamları içinde kendiliğinden var olan iyilik. O insanların yaşamlarında bir bahar gibi açan, onu cennete çeviren iyilik. Üstelik bu iyilik bulaşıcı. Yazar, birbirinin hayatına dokunan sihirli ellerin öykülerini yine birbirine zincirleyerek anlatmış. Öyle ki bu iyilikler günümüzde olduğu gibi zengin bir kesimin fakir kesime; sağlıklı olanların hastalara yaptığı türden planlı,programlı,gösterişli iyiliklerden değil.Yaşamın olağan akışı içinde akıp giden güzellikler silsilesi.Ve bu bir yardim severler hikayesi de değil. Dostluğun, istişarenin, paylaşmanın sonucunda ortaya çıkan bir iyilik oluşumu.Yazarın bize resmettiği tabloda safiyane, halis bir iyilik var.Bu tabloda peygamberimizin  “Sağ elin verdiğini sol el görmesin” sözünden yola çıkarak hareket edien temiz Anadolu insanı var.Hikayedeki karakterler heterojen bir yapıya sahip. Zenginin, fakirin, eğitimlisinin, okumamışının, doktorun, yetimin, sarhoşun aynı masada oturduğunu görüyoruz. Aynı lokmayı paylaşması, aynı dertle dertlenip derman olabilmek için çabalamasını okuyoruz.Belki bu durum, site kültürü ile yetişen gençlere tuhaf gelecektir.Çünkü sosyoekonomik düzeyi iyi olan, belli bir semt,mahalle ya da sitede oturan birini sosyoekonomik düzeyi düşük bir mahalleden biri ile otururken,yerken içerken; üstüne istişare ederken görmek çok da sık rastladığımız bir durum değildir.Belki de bu kitap; yazarın bu ayrımcılığa, şekilciliğe ufak bir sitemi.Öyle ya günümüz gençleri bilmez.Eskiden zengin de fakir de,yetim de bir mahallede oturur,durumu olan olmayana kol kanat gerer,yetimlere annelik babalık edilirdi.Bunu koruyan yerler var olmakla birlikte sayısı azalıyor.Hastalara çorba yapan komşular vardı,evlenemeyen bekarlar evlendirilirdi(ki bayağı bir mühim iştir bu.Şuan bile evlenmek için alınması gereken beyaz eşyası,mobilyası,kiralanacak evi ve en başta o evin içine girecek eşi bulabilmek kolay bir iş değildir.)
Şimdi öyle mi? Zengin semti, fakir mahallesi, entellerin takıldığı mekan, yetimlere yurt, yaşlılara bakim evi. Hepimize bir etiket basılmış, sınırımız çizilmiş. Sınırı aşmak da yasak. Oysa biz zengin,fakir,eğitimli,cahil olmadan önce insanız.Kalp taşıyan,duyguları olan insan.Zaten kitabın bir güzelliği de bu. Kitaptaki tüm karakterleri buluşturan ortak noktalar etiketler değil duygular. Unvanlar değil, semtler değil, duygudaşlık.Onları birleştiren şey iyilik olmakla birlikte karakterlerin diğer bir paydaşları aşk ve müzik.
Hepsinin bir sevda yangını var mesela. Bu yangını da müzikle harlıyorlar. Tüm bu iyilik ve aşk hikayelerinin bize sunuluş biçiminde ise yine usta yazar kalemini konuşturuyor.İnan bu kitabi okuduğumda yazın sıcağında kavrulmuşken bir bardak soğuk su içmiş gibi rahatladım."Oh be..” dedim “Güzel kitabi özlemişim"  Ne güzel bir hikaye anlatımıdır.Aktı gitti.Hani Mustafa Kutlu'nun Nur kitabıyla ilgili sohbet ederken bir benzetme yapmıştım. Bakınız http://kacakyolcu.com/nur/  Yine o his.Sanki çayımızı karıştırıp yudumluyoruz. Mustafa Kutlu da anlatıyor,anlatıyor...Bu kez şöyle güzellikler de yapmış yazarımız. Tam hikayeye dalmış giderken birden kesiyor ve okurun kulağını çekiyor, onun dikkatini sınıyor,bilgeliğin verdiği bir duruşla nasihat ediyor.Çok seviyorum Mustafa Kutlu'nun anlatımını.Basit,sade bir hikayeden ne manalar çıkarıyor? Ressam fırçasıyla darbeleri vurdukça, renkleri karıştırdıkça ortaya çıkan tablo beni kendine hayran bırakıyor. İyiler Ölmez’de de kapıcının oğlu Sıtkı’nın hikâyesinden ne çıkar ki, diye düşünürken kitap bittiğinde kendimi bir çok konu üzerinde düşünür buldum. İyiliğin şifrelerini çözmeye çalıştım. İyiliğin yardım kuruluşlarının hesap numarasına gönderilen rakamlar olmadığı, iyiliğin bilmem kaça gönderilen bir sms olmadığı, iyiliğin bir ruh taşıdığı, iyilik yapmak için illa kendin gibilerden oluşan homojen bir grupta olmanın şart olmadığı, iyiliğin tebessüm barındırdığı, sevgi barındırdığı, aynı dertle dertlenmekten beslendiği...
Sanırım büyük yazar olmak bu. İnanın bazı kitapları okuduğumda;  bu kadar şatafatlı laflar edip de hiç bir şey anlatmamayı nasıl başarıyorlar, diye düşündüğüm oluyor. Bana ne bundan dediğim, beni içine almayan,yazarın belki kendisi için önem arz eden fakat okuyucu çok sarmayan hikayelerle karşılaşıyorum.İste bu yüzden bu kitabi okuduğumda yazın kurağında soğuk bir su gibi içmiş gibi oldum dedim.Susuzluğuma öyle iyi geldi ki… Oh be iyi ki Mustafa Kutlu diye bir yazar var.                Son olarak Dörtler Makamı bölümünde doktorun; hastanenin bahçesini yeşillendirmek, meyve ağaçları ile ağaçlandırmak istemesi ve emekli mühendis Vuslat Hanım’ın bir su kaynağı bulması;orayı içinde türlü yemişleri,meyve ağaçları olan bir bahçeye çevirmesi bana yazarın Beyhude Ömrüm  kitabını anımsattı.Yazarın bunu bilerek yaptığını sanıyorum.O ne güzel bir bahçe tasviridir.Böyle giderse o bahçenin hayali ile ben de bu apartman dairesinden kaçacağım.Bak yine kendimi kaptırmışım.Kitap olsun da böyle olsun, kitabın içinde kaybolayım.Bol kitaplı günler. Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere. Sevgiler…




                                        ÖZLEM KARAPINAR

14 Ocak 2017 Cumartesi

vicdan sızlar





Bugün sana, Güray Süngü’nün  “Vicdan Sızlar” adlı kitabından bahsedeceğim. Baştan söyleyeyim kitabı okurken biraz dikkatli olman lazım. Bu kitapta tipik bir öykünün klasik unsurlarını  bulman çok zor. Kaldı ki yazarın da böyle bir derdi olduğunu söylemek zor.Fakat yazarın bir derdi var.Bir derdi olduğunu anlamamak  zor değil.
Dikkatli ol, dedim ya.Öykü ilk anda anlaşılır gelmeyebilir.Daha önce Güray Süngü okumuşsan, onun üslubu ile ilgili bilişsel ve duyuşsal hazırbulunuşluğun kısmen vardır.
Kitapta kelimeler, cümleler birbiri ardına yığılmış sanki öylesine söylenmiş gibiler fakat ancak böylesine söylenebilirdiler.Her bir cümlenin altını kaldırdığında,bir şey yatıyor.Her sözcük sana bir işaret veriyor.Yazar,derdini karmaşık çizgilerle anlatmış.Sanki Pablo Picasso’nun Guernica’sı. Picasso İspanya’daki iç savaşı nasıl gerçek biçimleriyle göstermemişse, burada da öyküler farklı bir şekilde betimlenmiştir. Bana göre Güray Süngü kübist bir edebiyatçıdır. (iyi de ben kimim)Öyküyü eğmiş bükmüş, gerçek formundan çıkarmış,sunmuştur.O karışık çizgi ve imgeler,aslında çok büyük yaraları betimliyor.Bunu da bildiğimiz yoldan yapmıyor.
Kitapta yer alan bazı öyküler fantastik derecede tuhaf karakterler barındırıyor. Kimisinden müthiş bir ironi sızıyor.Bazen hikayenin kahramanının şizofrenik derecede bir hayal dünyası var.O öyküyü okurken kendini bir şizofrenin kafasının içinde geziyor gibi hissedebilirsin.Öykülerin her biri sindire sindire okunması gerekiyor.
Vicdan sızlar,mesela…Beni anlaman için kitapta geçen birkaç cümleyi anayım.
“…ikisi de katil olmaktansa maktül olmayı tercih etmiş ve kendilerini vurmuşlar.Sonuçta kazanan savaş olmuş.Savaşı kazanan ise olmamış.Zaten savaşları savaşlar kazanırmış….”
Panterle beraber koşmaya başlıyorduk bu yüzden ve  birlikte bağırarak şarkı söylüyorduk.
Bu ses şimdiden değil,geçmişten geliyor
Bu kan şimdiden değil,geçmişten akıyor”
Yine aynı hikayede “Ağlamayı ninemden öğrendim” diye başlayan bir paragraf var ki ağlatır.Gerçekten sözcükleri bu kadar eğip büküp de vicdanlara dokunabilmek büyük başarı.
 İşin doğrusu genelde ben daha ağdalı anlatımlardan haz alırım.Oysa kitapta bazı öykülerde kullanılan jargon yürek tırmalayıcı.Metnin daha naif sözcüklerle süslenmesini severim mesela.Ama Güray Süngü ne yapıyor? Almış hançeri, okurun kalbine kalbine indiriyor. Çok vurucu cümleler var. Bazen olaya değil, o cümlelere hayran kalıyorsun. Örneğin “Küle Dön” adlı hikayesinde ben yaşlı adamın geçmişinden veya başına gelenlerden ziyade ana karakterin iç sesi,geçmişinden getirdiği korkuları üzerinden atamaması ve korkularından sıyrılmadan olayları yorumlayamaması noktasında öyküyü çok beğendim.
Yine, “Evvel Ahir,Batın Zahir” adlı hikayede ana karakterle Kokik’in konuşmaları beni içine aldı.İstedim ki bu hikaye bitmesin.Dilerim yazar,bu Kokik karakterini başka öykülerde de karşımıza çıkarır.
Kibir adlı öyküsünün ironi ve mübalağa içeren bir anlatısı vardı.Hatta okurken sesli güldüm.Eşim yanımdaydı ve neye güldüğümü sordu.Kibir'i bir de ona okudum.O da güldü.Yazarın bizi güldürmek gibi bir derdi yoktu muhtemelen bunu yazarken.Peki meramı neydi?
Klasik öykü unsurları bu kitapta yok demiştik.O zaman nerede, ne zaman..sorularını bir kenara koyup şunu soralım.Bu kitap kimi anlatıyor?
El cevap: Tutunamayanların hikayesi,
ya da tutunmuş ama parmaklarının gücü zor yetenlerin,
parmakları kaymak üzere olanların,
düşenlerin,
düşerken çırpınanların,
ya da çırpınmadan kendini boşluğa öylece bırakanların...

Genelde kitap sohbetlerimin sonunda,bu kitapta kendinden bir şeyler bulabilirsin,gibi laflar ederim.Bu kitapta kendinden bir şey bulur musun,bilemem.

Fakat vicdanın sızlar.

Bir sonraki kitap sohbetinde görüşmek üzere.Sevgiler...


                                                                                                                   Özlem Karapınar


13 Kasım 2016 Pazar

DOĞU'NUN HİKÂYE KURAMI



DOĞU’NUN HİKÂYE KURAMI

Necip Tosun’un  Büyüyen Ay Yayınları'ndan çıkan “Doğu’nun Hikâye Kuramı” kitabı ile bu toprakların gözelerinden akmış masallar,şiirler,efsaneler,menkıbelerden birer yudum içtik .Kadim edebiyat kültürümüze ait susuzluğumuzu giderdik.Topraklarımızdan akan,ne yazık ki unuttuğumuz bu cevherin tadını hatırladık.
Kitap bize bu topraklarda geçen; öyküye,şiire,masallara,efsanelere ait ne varsa çok geniş bir yelpazeden bakış açısı sunuyor. Bu bakış açısı okurda edebi bir derinlik kazandırıyor.İsimlerini çok az hatırladığımız,hatırlasak da edebi şemamızda bir imge olmaktan öteye gidemeyen o eski yazarlar,şairler,sanatçılar bu kitabı okuduktan sonra daha net bir görüntüye sahip oluyor. Kimi zaman sanatçıların hayatlarına dair okuduğumuz bölümler, onlar hakkında daha deruni bilgilere sahip olmamızı sağlıyor.Lise zamanlarımızda çoktan seçmeli soruların bir şıkkı olmaktan öteye gidemeyen,adını sınav geçene kadar aklımızda tuttuğumuz fakat ne yazık ki ismini bilip hacmini kavrayamadığımız ne kadar yazar,şair,sanatçı varsa belli bir nizam içinde okura sunuluyor.Öyle ki bende uyandırdığı merak sebebiyle kitapta geçen bir çok eseri okunacaklar listeme not ettim bile.Okurda bu merakı uyandırabilme,eski edebi eserlere özlemi depreştirebilme tamamen yazarın yazım üslubu ile ilgili ve bana göre kitabın en güzel yanlarından biri.Belli ki ciddi bir akademik çalışma titizliği ile hazırlanmış,bilgiler derlenmiş,düzenlenmiş, yorumlanmış ve sunulmuş.İşte o yorum ve sunum kısmında yazar kendi izini bırakmış.Kitabın hiçbir sayfasında o soğuk akademik dile rastlamıyor,tez okuyormuş havasına girmiyor,sıkıcı tanım cümlelerine rastlamıyorsunuz.Yazarın ustalığı bu noktada kendini daha çok hissettiriyor ve akıcı dili sayesinde bu bilgi içerikli kitap adeta öykü okunur gibi okunuyor.Bir romanının devamını bekler gibi meraklandırıyor.Benim de her sayfada bir sonraki konu başlığını merak ederek ilerlediğim bu kitap; geçmiş edebiyat dünyamızı özümsememi sağladığı gibi ilerlemek istediğim edebi yolda da bana birden fazla pencere açtı.
Kitap, bu toprakların edebi zenginliğini bizlere sunan bir sergi gibi adeta.Bütün köklerimizi toprağın altından çıkarmış,incelemiş ve bize göstermiş.İnsan okurken şunu düşünmeden edemiyor: Ne kadar güçlü köklerim var..Ve biz bu kökleri beslersek,bir fidana dönüştürürsek,soğuktan,rüzgardan dalını yaprağını kırmadan korursak gür bir ormana dönüşebiliriz.Köklerimizi sevdiren kitap yine insana şöyle söyletiyor:  Ne kadar güçlü ve güzel köklerim varmış,ben niye başka bir yemişe  dönüşmeye çalışıyorum,neden genlerimle oynatıyorum? Başka  yemişe meyletmeme ne hacet? Benim özüm zaten en güzeli.Ben kökümü sağlam gövdemi dik tutmalıyım,çoğalmalıyım,büyümeliyim,edebi ırmaklardan serin serin yüreklere akmalıyım.
Kitap okuyan,okumayı seven,edebiyatla ilgisi olan herkesin kitaplığında olması gerektiğini düşündüğüm Doğu’nun Hikâye Kuramı; o hep “Geçmişimizi tanımıyoruz,kültürümüze yabancıyız.” serzenişlerine bir cevap bir çağrı niteliğinde.Eh o zaman edebiyat meraklıları,kitapseverler; gelin bu çağrıya kulak verelim…Her kütüphaneye bir Doğu’nun Hikâye Kuramı.
Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere.Sevgiler…


24 Ekim 2014 Cuma

KAMU BAŞ RÜYACISI


Hayat kumbaramızda biriktirdiğimiz, anı sandığımızda sakladığımız, belleğimizin gerilerine atıp unuttuğumuz onca insan bu kitapta tekrar karşımıza çıkıyor.



KAMU BAŞ RÜYACISI HAKKINDAKİ YAZIM YAYIMLANMIŞTIR. 

14 Temmuz 2014 Pazartesi

ANSIZIN HAYAT


Necip Tosun'un son öykü kitabı Ansızın Hayat hakkındaki yazım kaçakyolcu'da yayımlandı.http://kacakyolcu.com/ansizin-hayat/

9 Mayıs 2014 Cuma

SATRANÇ-STEFAN ZWEİG



Bir saat içinde bitireceğiniz bu ilginç öykü okumaya değer.
Kitap hakkındaki değerlendirmem için tıklayabilirsiniz. http://kacakyolcu.com/satranc/

3 Nisan 2014 Perşembe

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK


Funda Özsoy Erdoğan'ın öykü kitabı ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK üzerinde değerlendirmem yayımlandı.Göz atmanızı tavsiye ederim ;)

http://kacakyolcu.com/caresizlik/

6 Mart 2014 Perşembe

DÜNYA AĞRISI



Ayfer Tunç'un son kitabı Dünya Ağrısı hakkındaki yazım kacakyolcu sitesinde yayımlandı.

   http://kacakyolcu.com/dunya-agrisi/