Pages

24 Ağustos 2017 Perşembe

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR



ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR

Holden Couldfield ergenlik dönemi bunalımlarıyla; ailesini,arkadaşlarını,çevresini sürekli eleştiren, içsel çatışmalar yaşayan bir gençtir.Kendi gibi zenginlerin okuduğu bir okulda yatılı okumaktadır.Fakat o derslerinden kaldığı için okuldan atılmıştır.Noel tatilinde evde olacaktır fakat o zamana kadar geçen süreyi dışarıda aylaklık ederek geçirmiştir.Kitap, bu süreci ve yaşananlar ışığında genç,bunalımlı bir “ergen”in olaylara bakış açısını anlatmaktadır.
Couldfield’ın görünürde hayatı ciddiye almayan,sorumsuz bir genç imajı vardır. Fakat satır aralarından karakterin içindeki empati duygusunu görmek, vicdanını hissetmek mümkün.

KÖR BAYKUŞ -SADIK HİDAYET



Bir kitapsever Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okuduğumu görünce “Kitapta ne anlatıyor? Bitince yazar mısınız?” diye sormuştu. Ne anlattığı sanırım sizin beklentinizle ilgili. 5N1K sorularına kolayca cevap bulduğunuz, klasik olay örgüsü içeren anlatımlar arıyorsanız elinizdeki Kör Baykuş’u hemen bırakın ve koşarak uzaklaşın.
Şimdi kalanlarla birlikte gelin, anlaması çaba isteyen fakat edebi olarak doyurucu bu yolda birlikte yürüyelim. Doyurucu dedim çünkü bu sıra dışı anlatımda okur;  karanlık, şüpheci ve umutsuz karakterin iç dünyasına yolculuk yaparken kitaptaki simgeleri çözmeye çalışacak ve yarı hayal yarı gerçek olaylar silsilesinin içinden geçerken, bu yolculuktan haz alacaktır.Devamı için tıklayın kör baykuş

4 Şubat 2017 Cumartesi

CEMAL ŞAKAR'IN "KARA" KİTABINDAN BENDE KALANLAR...


Siz hiç Cemal Şakar'ın tokadını yediniz mi? Ben yedim. "Kara" adlı kitabını okuduğumda,daha ilk öyküde "Devam edebilecek misin?" diye sordum kendime.Zira bu kitapta,bir tokat gibi suratımıza çarpan sözler vardı,kara sözler...
Her gün gelip geçtiğimiz sokaklarda yaşayan görünmez hayatları bize gösteren,cesetleri bize hatırlatan...Sadece şimdinin cesetlerini değil,geçmişimizde birikenleri de suratımıza çarptı o kara sözcükler.
Devam edebilecek miydim? Çünkü çok ağırdı cümleler,kara cümleler...
Kimi zaman tarihin unuttuğu,kiminde şehrin büyüttüğü; kentin karanlık sokaklarında doğmuş,kaldırımların emzirdiği cesetlerin hikayelerini okuduk bu kitapta.Ömer Hayyam Canisi adlı öyküde yer alan ceset şöyle diyordu öykünün sonunda.

"-Ben bütün kokuları bilirim,bütün sesleri tanırım komserim,ben bağışıklıyım komserim,bana ceset derler,ben ölmem komserim ha,ben zaman tarafından emilmişim,ben zamanı emmişim komserim ha,ben komserim,komser ha!

Hani şu görmek istemediğimiz,olur da bir yerlerde rastlaşırsak başımızı çevirdiğimiz,kokularından rahatsız olduğumuz,ne kokusu varlıklarından tiksindiğimiz yaşayan ölüleri yazmış Cemal Şakar.
Neyse ki The Mahrem Palace'ta bir nefes alıyoruz.Ohh be! Deniz,kum güneş...Fakat burada da inceden bir iğneleniyoruz.Yazar, iğneyi yüreğimize batırıyor.Sonsuzluk ve Bir Gün öyküsünde hüznü, Kül'de yarım kalan hayalleri ile bir genç kızı,olmamış hayatını,oldurulamayan hayatını yüreğimiz sızlayarak okuyoruz.
Vatanını özleyen,başka topraklarda kendi değerini kaybetmiş genç kız bütün ümitlerini tüketirken şöyle söylüyor:

"Bir Anka'yım ben.
Yangınlar içindeyim.
Adalar bir kanat çırpma mesafesinde.Sonra Marmara.Sonra sararmış bozkırlar.Sonra yemyeşil ovalar.Sonra çıplak dağlar.Sonra rengarenk ormanlar.Sonra ülkem.Sonra şehrim.Sonra kasabam.Sonra kül.
Sonra ilk kanat çırpması."

Ne hayatlar vardı kitapta daha? Ya da ne hayatlar yoktu,yok olmuştu? Yanmış,bombalanmış,babaların oğullarından ayrıldığı hayatlar.Yazarın ince ince işlediği kelimeler bir şiir ağırlığında yüreğime çöreklendi,cümleler boğazımda düğüm.Sanki sözlerin sahibi yazar değil.Sanki savaşın içinden bir adam kulağıma fısıldıyor,sanki Filistinli bir baba,sanki Suriyeli bir kadın gözlerimin içine bakıyor.

"Toplumsal barış için salıverilmiştik.Hiçbir şey olmamış gibi kasabaya dönecek,uzun, yaralı bir geçmişle kucaklaşıverecektik.
Olmadı.
Kucaklaşamadık.
Doğduğum ev yıkılmış.
Ailem başka ülkeye hicret etmiş.
Yıkıldım hemen oracıkta."

Kara böyle hüzünlü bir kitaptı benim için.Zorlu ağır bir yolculuk.Öyle çayını alıp,koltuğuna yaslanıp,tadını çıkarabileceğin bir kitap değil.Diken üstünde,muhayyileni zorlayarak,göğsün sıkışarak okuyorsun elinde olmadan.
Böyle olmalı değil mi,bazen? Bir kitap sarsmalı seni, şamar olup inmeli suratına,mızrap olup dokunmalı teline,kirkit olup vurmalı iplerine...Böyle olmalı.Kendi hayatımıza o kadar dalmışız ki bizi gelip bizi sarsmalı.
Hepimizin sarsılmaya ihtiyacı var.Kara'yı okuyun,okutun.



Bir sonraki kitap sohbetimizde görüşmek üzere.Selamlar...

3 Şubat 2017 Cuma

İYİLER ÖLMEZ


Mustafa Kutlu’nun “İyiler Ölmez”  kitabı adından da anlaşılacağı üzere iyilik hikâyeleri ile dolu. Fakat bu öyle sır kapısı türü hikâyeler değil. Hayatin içinden, çevremizde görebileceğimiz sıradan insanların yaşamları içinde kendiliğinden var olan iyilik. O insanların yaşamlarında bir bahar gibi açan, onu cennete çeviren iyilik. Üstelik bu iyilik bulaşıcı. Yazar, birbirinin hayatına dokunan sihirli ellerin öykülerini yine birbirine zincirleyerek anlatmış. Öyle ki bu iyilikler günümüzde olduğu gibi zengin bir kesimin fakir kesime; sağlıklı olanların hastalara yaptığı türden planlı,programlı,gösterişli iyiliklerden değil.Yaşamın olağan akışı içinde akıp giden güzellikler silsilesi.Ve bu bir yardim severler hikayesi de değil. Dostluğun, istişarenin, paylaşmanın sonucunda ortaya çıkan bir iyilik oluşumu.Yazarın bize resmettiği tabloda safiyane, halis bir iyilik var.Bu tabloda peygamberimizin  “Sağ elin verdiğini sol el görmesin” sözünden yola çıkarak hareket edien temiz Anadolu insanı var.Hikayedeki karakterler heterojen bir yapıya sahip. Zenginin, fakirin, eğitimlisinin, okumamışının, doktorun, yetimin, sarhoşun aynı masada oturduğunu görüyoruz. Aynı lokmayı paylaşması, aynı dertle dertlenip derman olabilmek için çabalamasını okuyoruz.Belki bu durum, site kültürü ile yetişen gençlere tuhaf gelecektir.Çünkü sosyoekonomik düzeyi iyi olan, belli bir semt,mahalle ya da sitede oturan birini sosyoekonomik düzeyi düşük bir mahalleden biri ile otururken,yerken içerken; üstüne istişare ederken görmek çok da sık rastladığımız bir durum değildir.Belki de bu kitap; yazarın bu ayrımcılığa, şekilciliğe ufak bir sitemi.Öyle ya günümüz gençleri bilmez.Eskiden zengin de fakir de,yetim de bir mahallede oturur,durumu olan olmayana kol kanat gerer,yetimlere annelik babalık edilirdi.Bunu koruyan yerler var olmakla birlikte sayısı azalıyor.Hastalara çorba yapan komşular vardı,evlenemeyen bekarlar evlendirilirdi(ki bayağı bir mühim iştir bu.Şuan bile evlenmek için alınması gereken beyaz eşyası,mobilyası,kiralanacak evi ve en başta o evin içine girecek eşi bulabilmek kolay bir iş değildir.)
Şimdi öyle mi? Zengin semti, fakir mahallesi, entellerin takıldığı mekan, yetimlere yurt, yaşlılara bakim evi. Hepimize bir etiket basılmış, sınırımız çizilmiş. Sınırı aşmak da yasak. Oysa biz zengin,fakir,eğitimli,cahil olmadan önce insanız.Kalp taşıyan,duyguları olan insan.Zaten kitabın bir güzelliği de bu. Kitaptaki tüm karakterleri buluşturan ortak noktalar etiketler değil duygular. Unvanlar değil, semtler değil, duygudaşlık.Onları birleştiren şey iyilik olmakla birlikte karakterlerin diğer bir paydaşları aşk ve müzik.
Hepsinin bir sevda yangını var mesela. Bu yangını da müzikle harlıyorlar. Tüm bu iyilik ve aşk hikayelerinin bize sunuluş biçiminde ise yine usta yazar kalemini konuşturuyor.İnan bu kitabi okuduğumda yazın sıcağında kavrulmuşken bir bardak soğuk su içmiş gibi rahatladım."Oh be..” dedim “Güzel kitabi özlemişim"  Ne güzel bir hikaye anlatımıdır.Aktı gitti.Hani Mustafa Kutlu'nun Nur kitabıyla ilgili sohbet ederken bir benzetme yapmıştım. Bakınız http://kacakyolcu.com/nur/  Yine o his.Sanki çayımızı karıştırıp yudumluyoruz. Mustafa Kutlu da anlatıyor,anlatıyor...Bu kez şöyle güzellikler de yapmış yazarımız. Tam hikayeye dalmış giderken birden kesiyor ve okurun kulağını çekiyor, onun dikkatini sınıyor,bilgeliğin verdiği bir duruşla nasihat ediyor.Çok seviyorum Mustafa Kutlu'nun anlatımını.Basit,sade bir hikayeden ne manalar çıkarıyor? Ressam fırçasıyla darbeleri vurdukça, renkleri karıştırdıkça ortaya çıkan tablo beni kendine hayran bırakıyor. İyiler Ölmez’de de kapıcının oğlu Sıtkı’nın hikâyesinden ne çıkar ki, diye düşünürken kitap bittiğinde kendimi bir çok konu üzerinde düşünür buldum. İyiliğin şifrelerini çözmeye çalıştım. İyiliğin yardım kuruluşlarının hesap numarasına gönderilen rakamlar olmadığı, iyiliğin bilmem kaça gönderilen bir sms olmadığı, iyiliğin bir ruh taşıdığı, iyilik yapmak için illa kendin gibilerden oluşan homojen bir grupta olmanın şart olmadığı, iyiliğin tebessüm barındırdığı, sevgi barındırdığı, aynı dertle dertlenmekten beslendiği...
Sanırım büyük yazar olmak bu. İnanın bazı kitapları okuduğumda;  bu kadar şatafatlı laflar edip de hiç bir şey anlatmamayı nasıl başarıyorlar, diye düşündüğüm oluyor. Bana ne bundan dediğim, beni içine almayan,yazarın belki kendisi için önem arz eden fakat okuyucu çok sarmayan hikayelerle karşılaşıyorum.İste bu yüzden bu kitabi okuduğumda yazın kurağında soğuk bir su gibi içmiş gibi oldum dedim.Susuzluğuma öyle iyi geldi ki… Oh be iyi ki Mustafa Kutlu diye bir yazar var.                Son olarak Dörtler Makamı bölümünde doktorun; hastanenin bahçesini yeşillendirmek, meyve ağaçları ile ağaçlandırmak istemesi ve emekli mühendis Vuslat Hanım’ın bir su kaynağı bulması;orayı içinde türlü yemişleri,meyve ağaçları olan bir bahçeye çevirmesi bana yazarın Beyhude Ömrüm  kitabını anımsattı.Yazarın bunu bilerek yaptığını sanıyorum.O ne güzel bir bahçe tasviridir.Böyle giderse o bahçenin hayali ile ben de bu apartman dairesinden kaçacağım.Bak yine kendimi kaptırmışım.Kitap olsun da böyle olsun, kitabın içinde kaybolayım.Bol kitaplı günler. Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere. Sevgiler…




                                        ÖZLEM KARAPINAR

14 Ocak 2017 Cumartesi

vicdan sızlar





Bugün sana, Güray Süngü’nün  “Vicdan Sızlar” adlı kitabından bahsedeceğim. Baştan söyleyeyim kitabı okurken biraz dikkatli olman lazım. Bu kitapta tipik bir öykünün klasik unsurlarını  bulman çok zor. Kaldı ki yazarın da böyle bir derdi olduğunu söylemek zor.Fakat yazarın bir derdi var.Bir derdi olduğunu anlamamak  zor değil.
Dikkatli ol, dedim ya.Öykü ilk anda anlaşılır gelmeyebilir.Daha önce Güray Süngü okumuşsan, onun üslubu ile ilgili bilişsel ve duyuşsal hazırbulunuşluğun kısmen vardır.
Kitapta kelimeler, cümleler birbiri ardına yığılmış sanki öylesine söylenmiş gibiler fakat ancak böylesine söylenebilirdiler.Her bir cümlenin altını kaldırdığında,bir şey yatıyor.Her sözcük sana bir işaret veriyor.Yazar,derdini karmaşık çizgilerle anlatmış.Sanki Pablo Picasso’nun Guernica’sı. Picasso İspanya’daki iç savaşı nasıl gerçek biçimleriyle göstermemişse, burada da öyküler farklı bir şekilde betimlenmiştir. Bana göre Güray Süngü kübist bir edebiyatçıdır. (iyi de ben kimim)Öyküyü eğmiş bükmüş, gerçek formundan çıkarmış,sunmuştur.O karışık çizgi ve imgeler,aslında çok büyük yaraları betimliyor.Bunu da bildiğimiz yoldan yapmıyor.
Kitapta yer alan bazı öyküler fantastik derecede tuhaf karakterler barındırıyor. Kimisinden müthiş bir ironi sızıyor.Bazen hikayenin kahramanının şizofrenik derecede bir hayal dünyası var.O öyküyü okurken kendini bir şizofrenin kafasının içinde geziyor gibi hissedebilirsin.Öykülerin her biri sindire sindire okunması gerekiyor.
Vicdan sızlar,mesela…Beni anlaman için kitapta geçen birkaç cümleyi anayım.
“…ikisi de katil olmaktansa maktül olmayı tercih etmiş ve kendilerini vurmuşlar.Sonuçta kazanan savaş olmuş.Savaşı kazanan ise olmamış.Zaten savaşları savaşlar kazanırmış….”
Panterle beraber koşmaya başlıyorduk bu yüzden ve  birlikte bağırarak şarkı söylüyorduk.
Bu ses şimdiden değil,geçmişten geliyor
Bu kan şimdiden değil,geçmişten akıyor”
Yine aynı hikayede “Ağlamayı ninemden öğrendim” diye başlayan bir paragraf var ki ağlatır.Gerçekten sözcükleri bu kadar eğip büküp de vicdanlara dokunabilmek büyük başarı.
 İşin doğrusu genelde ben daha ağdalı anlatımlardan haz alırım.Oysa kitapta bazı öykülerde kullanılan jargon yürek tırmalayıcı.Metnin daha naif sözcüklerle süslenmesini severim mesela.Ama Güray Süngü ne yapıyor? Almış hançeri, okurun kalbine kalbine indiriyor. Çok vurucu cümleler var. Bazen olaya değil, o cümlelere hayran kalıyorsun. Örneğin “Küle Dön” adlı hikayesinde ben yaşlı adamın geçmişinden veya başına gelenlerden ziyade ana karakterin iç sesi,geçmişinden getirdiği korkuları üzerinden atamaması ve korkularından sıyrılmadan olayları yorumlayamaması noktasında öyküyü çok beğendim.
Yine, “Evvel Ahir,Batın Zahir” adlı hikayede ana karakterle Kokik’in konuşmaları beni içine aldı.İstedim ki bu hikaye bitmesin.Dilerim yazar,bu Kokik karakterini başka öykülerde de karşımıza çıkarır.
Kibir adlı öyküsünün ironi ve mübalağa içeren bir anlatısı vardı.Hatta okurken sesli güldüm.Eşim yanımdaydı ve neye güldüğümü sordu.Kibir'i bir de ona okudum.O da güldü.Yazarın bizi güldürmek gibi bir derdi yoktu muhtemelen bunu yazarken.Peki meramı neydi?
Klasik öykü unsurları bu kitapta yok demiştik.O zaman nerede, ne zaman..sorularını bir kenara koyup şunu soralım.Bu kitap kimi anlatıyor?
El cevap: Tutunamayanların hikayesi,
ya da tutunmuş ama parmaklarının gücü zor yetenlerin,
parmakları kaymak üzere olanların,
düşenlerin,
düşerken çırpınanların,
ya da çırpınmadan kendini boşluğa öylece bırakanların...

Genelde kitap sohbetlerimin sonunda,bu kitapta kendinden bir şeyler bulabilirsin,gibi laflar ederim.Bu kitapta kendinden bir şey bulur musun,bilemem.

Fakat vicdanın sızlar.

Bir sonraki kitap sohbetinde görüşmek üzere.Sevgiler...


                                                                                                                   Özlem Karapınar


13 Kasım 2016 Pazar

DOĞU'NUN HİKÂYE KURAMI



DOĞU’NUN HİKÂYE KURAMI

Necip Tosun’un  Büyüyen Ay Yayınları'ndan çıkan “Doğu’nun Hikâye Kuramı” kitabı ile bu toprakların gözelerinden akmış masallar,şiirler,efsaneler,menkıbelerden birer yudum içtik .Kadim edebiyat kültürümüze ait susuzluğumuzu giderdik.Topraklarımızdan akan,ne yazık ki unuttuğumuz bu cevherin tadını hatırladık.
Kitap bize bu topraklarda geçen; öyküye,şiire,masallara,efsanelere ait ne varsa çok geniş bir yelpazeden bakış açısı sunuyor. Bu bakış açısı okurda edebi bir derinlik kazandırıyor.İsimlerini çok az hatırladığımız,hatırlasak da edebi şemamızda bir imge olmaktan öteye gidemeyen o eski yazarlar,şairler,sanatçılar bu kitabı okuduktan sonra daha net bir görüntüye sahip oluyor. Kimi zaman sanatçıların hayatlarına dair okuduğumuz bölümler, onlar hakkında daha deruni bilgilere sahip olmamızı sağlıyor.Lise zamanlarımızda çoktan seçmeli soruların bir şıkkı olmaktan öteye gidemeyen,adını sınav geçene kadar aklımızda tuttuğumuz fakat ne yazık ki ismini bilip hacmini kavrayamadığımız ne kadar yazar,şair,sanatçı varsa belli bir nizam içinde okura sunuluyor.Öyle ki bende uyandırdığı merak sebebiyle kitapta geçen bir çok eseri okunacaklar listeme not ettim bile.Okurda bu merakı uyandırabilme,eski edebi eserlere özlemi depreştirebilme tamamen yazarın yazım üslubu ile ilgili ve bana göre kitabın en güzel yanlarından biri.Belli ki ciddi bir akademik çalışma titizliği ile hazırlanmış,bilgiler derlenmiş,düzenlenmiş, yorumlanmış ve sunulmuş.İşte o yorum ve sunum kısmında yazar kendi izini bırakmış.Kitabın hiçbir sayfasında o soğuk akademik dile rastlamıyor,tez okuyormuş havasına girmiyor,sıkıcı tanım cümlelerine rastlamıyorsunuz.Yazarın ustalığı bu noktada kendini daha çok hissettiriyor ve akıcı dili sayesinde bu bilgi içerikli kitap adeta öykü okunur gibi okunuyor.Bir romanının devamını bekler gibi meraklandırıyor.Benim de her sayfada bir sonraki konu başlığını merak ederek ilerlediğim bu kitap; geçmiş edebiyat dünyamızı özümsememi sağladığı gibi ilerlemek istediğim edebi yolda da bana birden fazla pencere açtı.
Kitap, bu toprakların edebi zenginliğini bizlere sunan bir sergi gibi adeta.Bütün köklerimizi toprağın altından çıkarmış,incelemiş ve bize göstermiş.İnsan okurken şunu düşünmeden edemiyor: Ne kadar güçlü köklerim var..Ve biz bu kökleri beslersek,bir fidana dönüştürürsek,soğuktan,rüzgardan dalını yaprağını kırmadan korursak gür bir ormana dönüşebiliriz.Köklerimizi sevdiren kitap yine insana şöyle söyletiyor:  Ne kadar güçlü ve güzel köklerim varmış,ben niye başka bir yemişe  dönüşmeye çalışıyorum,neden genlerimle oynatıyorum? Başka  yemişe meyletmeme ne hacet? Benim özüm zaten en güzeli.Ben kökümü sağlam gövdemi dik tutmalıyım,çoğalmalıyım,büyümeliyim,edebi ırmaklardan serin serin yüreklere akmalıyım.
Kitap okuyan,okumayı seven,edebiyatla ilgisi olan herkesin kitaplığında olması gerektiğini düşündüğüm Doğu’nun Hikâye Kuramı; o hep “Geçmişimizi tanımıyoruz,kültürümüze yabancıyız.” serzenişlerine bir cevap bir çağrı niteliğinde.Eh o zaman edebiyat meraklıları,kitapseverler; gelin bu çağrıya kulak verelim…Her kütüphaneye bir Doğu’nun Hikâye Kuramı.
Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere.Sevgiler…


24 Ekim 2014 Cuma

KAMU BAŞ RÜYACISI


Hayat kumbaramızda biriktirdiğimiz, anı sandığımızda sakladığımız, belleğimizin gerilerine atıp unuttuğumuz onca insan bu kitapta tekrar karşımıza çıkıyor.



KAMU BAŞ RÜYACISI HAKKINDAKİ YAZIM YAYIMLANMIŞTIR. 

14 Temmuz 2014 Pazartesi

ANSIZIN HAYAT


Necip Tosun'un son öykü kitabı Ansızın Hayat hakkındaki yazım kaçakyolcu'da yayımlandı.http://kacakyolcu.com/ansizin-hayat/

9 Mayıs 2014 Cuma

SATRANÇ-STEFAN ZWEİG



Bir saat içinde bitireceğiniz bu ilginç öykü okumaya değer.
Kitap hakkındaki değerlendirmem için tıklayabilirsiniz. http://kacakyolcu.com/satranc/

3 Nisan 2014 Perşembe

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK


Funda Özsoy Erdoğan'ın öykü kitabı ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK üzerinde değerlendirmem yayımlandı.Göz atmanızı tavsiye ederim ;)

http://kacakyolcu.com/caresizlik/

6 Mart 2014 Perşembe

DÜNYA AĞRISI



Ayfer Tunç'un son kitabı Dünya Ağrısı hakkındaki yazım kacakyolcu sitesinde yayımlandı.

   http://kacakyolcu.com/dunya-agrisi/

21 Ocak 2014 Salı

SARI



        Ne çok şey yaşamışız...Yaşatılmışız...Küfemiz dolmuş tıka basa,dökülüp saçılmış dertler,taşmış ağır gelmiş vesselam...Şans mı şanssızlık mı bilemiyorum ama bizim memlekette neredeyse her on yılda öyle çok şey değişir ki "Her on yılın tarihi yazılır" desem mübalağa etmiş olmam.Metrekareye düşen yağmur miktarı gibi kişi başına düşen dert,tasa da sağanak sağanaktır bu coğrafyada.Nitekim gazeteci yazar Ahmet Tezcan;sırtındaki yükü geçmişin hatrına ve her şeye rağmen ama yalpalaya  yalpalaya da olsa taşımaya çalışan Anadolu insanını Sarı'nın küçük yüreğinden aktarmış.İlk kitabı Kafirun'da "Bir yazarın ilk romanı nasıl bu kadar iyi olabilir?" sorusunu sorduran yazar ivme kaybetmeyerek "Sarı" ile yine okuyucunun gönlünde yer edindi.Bana göre ise "ikinci her zaman birinciyi aratır" ve "ilkler özeldir" genelgeçerliğinin aksine ilk kitaptan bir iki tık ilerideydi.
      Kafirun'daki küçük Sarı büyümüş genç bir İmam Hatip öğrencisi olmuştu.Fakat büyümek öyle çocukluk düşlerimizdeki gibi fevkalede bir şey değildi.Hem de bizimki gibi alkımın altında geçirilmeye çalışılan bir ülkede....Sarı'nı henüz kırılmamış,taşlaşmamış,körpe yüreğine fazlaydı aslında yaşananlar.Oysa bu ülkede gençlerin kaderiydi ezilmek,bükülmek,bir şekle sokulmak.Kuru lafları Besmele saydırıp,kuru değerleri bayrak diye sallamak....Fakat Sarı gibi gözlem yeteneği iyi,hissiyatı yoğun gençler kabullenmediler onlara dayatılan gariplikleri.Giydirilmeye çalışan kılıfı tuhaf buluyorlardı ama öte yandan da o kılıfı giymeye hevesli çok da insan çıktı.Ve hatta o kılıfı zamanla vücutlarının bir parçasıymışçasına benimsediler.Bugün o kılıfı giyenlerin,o hapı yutanların çocukları uydurma tarihi söylemlerden bir zerre öteye gidemeden bozuk plak gibi aynı türküyü söyleyip duruyorlar.Kitapta ise yazar;tarihi,dili,örfü adeti ile arasındaki bağ kesilmeye çalışılan insanımızın haleti ruhiyesini bize ironik yanlarıyla anlatmıştı.O yüzden bazen kendimi tutamayıp ağlanacak halimize güldüm.Hem de sesli...Dışarıdan görenler beni deli sanmıştı oysa delice olanlar yaşananlardı.Levent Kırca'nın  yıllardır yapmaya çalıştığı "güldürürken düşünmek"buymuş meğer.(Hayır, bir sarhoş taklidi seni ne kadar derin düşündürebilecekse?)Sarı'yı okurken bol bol gülüyorsun evet ama sonrasında tanımlayamadığın bir duygu çörekleniyor kalbine.Düğüm oluyor sonra boğazında;toplumca geçirdiğimiz bu ağır depresyon,ilkel kabilelerin belli dönemlerde kurban verdiği gibi  idamla kurban ettiğimiz canlar,bu tuhaflıklar silsilesi...
     Duyguluydu Sarı'nın hikayesi... Kaymakam'ın 19 Mayıs'ta,gençliğin bayramında bütün liselerin bayramını kutlayıp İmam Hatip Lisesi gençlerinin bayramını kutlamaması temeli idi bu kitabın.O yok sayılarak yok edilmişlik,ötekileşmenin başladığı yer hüzünlüydü,kırıcıydı.Hem de onlar umutluyken bu kez var sayılacaklarına.

-Bıldır gaymaham başgayıdı hocam,bu yini geldi,belkitleyim de bu gutlar bizi,öta gimin yapmaz!
Hüseyina Mamunlulu Ekrem'e gülerek bakmış:
-Bıldırcın mısın sen,demişti.Hala dilini düzeltemedin.Bıldır yok! Geçen sene diyeceksin!Kaymakam'ın kaf'ını,gayın yapmayacaksın! Belkitleyim de ne ya? Adam gibi belki desene şuna.
Hüseyina erinmemiş tahtaya Ekrem'in cümlesini yazmıştı:
Geçen sene kaymakam başkası idi.Bu yeni geldi.Belki de bu kutlar bizi,öteki gibi yapmaz.

Bu tatsızlığı unutturmak istercesine güldürmüştü bizi Bıldır Ekrem ve daha güldürecekti.Solculara özenip kaymakamın evini yakmaya niyet etseler de beceremediler.Beceremezlerdi ki...Bu milletin öyle bir kültürü yok çünkü.Polise taş atmak,molotof atmak,orayı burayı yakmak...diye geleneklerimiz yok bizim.Yaniii...Yoktu..!Yazar bu durumu yine kendine has diliyle anlatıyordu.Karakterlerinden birini konuşturmuştu:

"....Sen de görmüşsündür geçen sene şu bizim yerli Che takımı Samsun'dan yürüyerek buraya kadar geldiler,bildiri mildiri dağıtıp üç beş slogan atıp gittiler.Ne kaldı milletin hafızasında?Hiiç! Kocaman bir hiç!Kimse bi bok anlamadı çünkü.Yerli değiller,yabancılar!Halkın dili değil bu kitaplardan ezberledikleri bir kaç kalıp,o kadar!Teneke tıngırtısı bile daha çok şey anlatır bu millete,ama bu veletlerin dediğine kulak asmaz.Antiemperyalist,antifeodal diye yazarsan,Sungurlu'nun Kırıkkale'nin garibanı kahvede okur,ulan amma antika bunnar da haa diye kafa bulur.Eğer bu milletle yola çıkacaksan onun gibi konuşacaksın,onun gibi davranacaksın,yoksa seni anlamaz anarşit der çıkar işin içinden.Türkeş bu gerçeği çok çabuk gördü Hitler'in Nasyonal Sosyalizm'inden devşirdiği  Milliyetçi Toplumcu dangalaklığından vazgeçip yönünü Ötüken'den Kabe'ye döndürdü.Niye?Ulan bu millet ne Moskova bilir ne Ötüken bilir..." 
Yıl oldu 2014 ama değişen çok bir şey yok.Hala halkla aynı dili konuşmayan bir kesim var, üstelik halka hakaret etmek de bu kesimin yeni ilkeleri.Halka koyun de,en aydın sensin.Ve yine kuru sloganlar,sosyal medyada paylaşılan içi boş artistik laflar...Oysa başka söylüyordu solcu Hikmet,ilk kitabımızın ana karakterinin bu kez düşünsel dünyasına,hayat felsefesine görüşlerine biraz daha girilmişti.Ve başka nice konular....Çerkezlerle ilgili Hikmet Usta'nın konuşması müthişti mesela.
Zaten yazar Kafirun'da olduğu gibi tespitlerini,anlatımlarını kendi yapmıyordu.O bir kenara çekilmiş manavı,şoförü,kadını,kızı,delikanlısı kalemi eline alıyor onlar anlatıyordu.Zaten kitabın sevdiren yanlarından biri de buydu.Halkı doğal halleriyle,şiveleriyle olduğu gibi aktarmak samimiyet katıyordu.Şive ile konuştukları bölümleri seni bilmem ama ben çok severek,tebessüm ederek okudum.Kendi okuduğum yetmezmiş gibi her beğendiğim bölümden sonra eşime dönüp "Bak sana bişi okucam...." deyip benden sonra kitabı okuyacak olan eşim de sayemde kitabı okumuş kadar olmuştu.Bıldır Ekrem'in güzel konuşma çabaları,dönemle ilgili siyasi saptamaların halk ağzıyla yapılması,Sarı'nın ağzından laf kaçırmaları...
O gün Sabahattin Asteğmen bir ara "Annen baban namaz kılıyo mu Mahmut?"diye sormuş.
"Ooo..tabii gılıyolar" demiş koğucu şaplak."Hu bile çekiyolar!"
Bu laf için anasından dayak yemişti Mahmut.
Paylaşılmayacak gibi mi Allah aşkına,bu kitap okuyup,bitirip,kaldırılacak kitap değil.Henüz okumayan varsa eşi ile dostu ile beraber okusun bu kitabı.Keşke filmi de yapılsa da Sarı'nın hallerine gülüp,dertlerini dinlesek yine.Gerçi bir film bir kitabın verdiği derinliği verebilir mi,şüpheliyim.Çünkü bu kitap bir değil bir çok meseleyi döküp saçıyor,irdeliyor,hatırlatıyor.Ana öyküden ayrılmadan aralarda verdiği öykülerle de beyninin kıvrımlarında dolaşıp anısal belleğinden çekip alıyor bazı hatıralarını.Deli Yılmaz'ı okurken çocukluğumun geçtiği mahalleyi hatırladım ve mahallemizin delisini.Muhakkak vardır senin de bildiğin bir deli.Her birinin hikayesi farklıdır.Kimine hemşire yanlış iğne yapmıştır,kimi kara sevdaya tutulup kendini içkiye vermiştir,kimi doğuştan öyledir...Bilinmez; şehir efsanesi mi, gerçek mi? Kimi çocukları kovalar, 3 boyutlu korku filmlerinden daha orijinal bir korku yaşatır,kimi oyunlara katılır,kimi güldürür;kimine bir dilim ekmek verirsin dua eder o dua da ahaliye yeter.Mahalle kültürünün unsurlarından biri olmuştur adeta.Sahi o deliler neredeler? Hadi delileri geçtim.Mahallemizin büyükleri neredeler? Küsleri barıştıran,kavgalıları ayıran,en asinin bile laf dinlediği o büyüklere şu son günlerde ne çok ihtiyacımız var.Bu karmaşa ve kopuş içinde,ne mahallenin delileri kaldı dua edecek; ne de dedeler  yol gösterecek.Velhasılı bende deli ile anlam bulan kitap belki seni Sultan ile ağlattı...
    Ana hikaye o odada son bulurken birden yine bütünleştik,hemhal olduk Sarı ve Ekrem ile.Sonuç bölümünde yazar son tokadı atmıştı bize hani kitap boyunca tuttuysan kendini sal diye.Yine içim burkuldu sanki odada ben de varmışım gibi,yaşananlara bizzat şahit olmuşum gibi,her şey çok sahiciydi.Küçük yüreklerine ağır gelen bu yükü taşıyabilen büyük adamlardı onlar artık.
        Ben mi? Bir İmam Hatip mezunu değilim,zaten bu kitap da yalnızca İmam Hatip öğrencilerine hitap etmiyor.Bu memleketin derdi ile tasası ile ilgilenen herkesin sevebileceği bir kitap.Kitabın bende bıraktıklarını seni sıkmamak adına mümkün olduğunca kısa anlatmaya çalıştım.Ya sende bıraktığı izler neydi,ya da senden çekip çıkardıkları?
Bu güzel kitabı kaleme almış,evlerimize misafirlik edip,hoş sohbetler edip,bizlerle bir bağ kurmuş olan yazarımıza sonsuz teşekkürler.Yüreğine,kalemine sağlık...Sohbetimi kitaptan hoşuma giden bazı alıntılarla noktalayacağım.Bir sonraki kitap sohbetinde görüşmek üzere...

"Bu İnönü'nün Atatürk'e yapdığını Gırıhlı Kel Kenan bile yapmaz,anam avradım osuun!Mağersem Ata'nın ölmesini bekliyormuş herifçioğlu.La adam öldü,daa gırhı çıkmadan bu İnönü gendine para bastırdı,meymenetsiz suratını pangunotun üstüne gondurdu.Yunan'a karşı samanlıkta sahlandığını unuddu da melmeketi bi tecik gendi gurtarmış gibi başıma Milli Şef oldu çıhdı la......"


"Kelimelerin bile sağcısı solcusu vardı;solcular örgütçü, sağcılar teşkilatçı idi."

"Solcuların Ulusalcı Sosyalist sıfatına karşı çıkardıkları Milliyetçi Toplumcu lafını bırakıp Türk İslam Sentezcisi olalı beri,eli tesbih ağzı oruç tutan dindar kesimden alttan alta destek buluyorlardı."

"Hacı Taşan'ın Ankara'da yidim daze meyvayı türküsü,solcu dilinde Ankara'nın taşına bak,sağcıların ağzında Çankaya yokuşunda Asya'nın bozkurtları marşlarına dönüşeli beri,şekeri en bol meyvenin dahi lezzetine acı düşmüştü."

"Tecrübesizdiler bir de;işçi işçi diyorlardı ama hemen hiçbirinin eli tutmamıştı henüz,propaganda için gittikleri fabrikalarda geçici süre işçi olduklarında bile,çoğunun pestili çıkıyordu.Köylü diyorlardı ama bir köye gittiklerinde nasıl konuşacaklarını bilmiyorlardı.Köylünün dilini bilmiyorlardı çünkü.Hem dilini bilmiyorlardı hem dinini.Apışıp kalıyorlardı,bundan hoşlanmadıkları için de ezberlenmiş bildirileri köy kahvelerinde papağan gibi tekrarlayıp duruyorlardı.Ülkenin en önemli fakültelerinde okuyorlardı ama bir köylüyü ikna edebilecek donanımları yoktu."


14 Ocak 2014 Salı

MİHMANDAR (İskender PALA)

(Kitabı okumadıysan yorumumu okumamanı tavsiye ederim.)

         İskender Pala ile en son; dimağımızda hoş bir tat bırakan,tarih kokan,aşk tüten "Efsane" bir yolculuk yapmıştık.Yeni çıkan kitabı Mihmandar ile bizi yeni bir maceranın içine attı.Kitabı bitirip kapağını kapattığımızda,zihnimizdeki tarih şemalarının dallanmasının yanı sıra nicedir besinsiz kalan ruhumuzun da doyduğunu gördük.
          İskender Pala kitabına konu olarak;yine tarihten,bizim için çok kıymetli olan lakin kıymetini yeterince idrak edemediğimiz muhterem zatlardan birini seçmişti.Ne de iyi etmişti...Üzerine üç beş cümle etmekten öteye gidemediğimiz o mühim insanların hayatlarını bize anlatmakla kalmamış,onların olaylara bakışlarını,ölçülerini,yanlışlarını doğrularını önümüze ışık etmişti taa ki  aydınlatsın,ışıtsın yolumuzu.Özellikle "Mihmandar" daha bir yol gösterici daha bir rehberdi.Oysa bu yaz Ramazan ayında,ortaokul lise yıllarımdan beri peygamberi anlatan kitap okumadığımı fark edip bir kaç kitap karıştırmıştım.Fakat benim için kuru bilgiden öteye gidememiş,okumak için kendimi zorladığımı fark edip devam edememiştim.Meğer bir yerlerde İskender Pala bu ihtiyaca binaen Mihmandar'ı yazıyormuş; benim için,senin için...
         Dilersen;kitabın bende bulduğu anlamı,etkilendiğim bölümlerden bahsederek anlatmaya devam edeyim.
Bir menkıbe ile başladı kitap ve böylece Ebu Eyyüb'un dedelerinin Yesrib'e yerleşme hikayesi ile yolculuğumuz başlamıştı çöllerde.Kalemi Ebu Bekir alınca peygamberi en yakınından dinleme fırsatı buluyor;anlatan iz sürücü olunca inanmayan bir yabancının gözünden de peygamberimizi görebiliyorduk.Tasvirlerin inceliği sayesinde,yazar Mekke'de Medine'ye göçü yazmamış adeta resmetmiş.Neredeyse çöl kumlarını avucunun içine alacakmışsın gibi.Ya da müşrikler O'nun peşindeyken sen de yanlarındaymışsın gibi...Veya peygamberin devesi Kusva konaklayacakları yeri seçerken Ebu Eyyüp ve eşi Fatıma'nın bekleyişi,geçmek bilmeyen dakikalar,duaların yakarışlara karışarak semaya yükseldiği esna öyle güçlü betimlenmişti ki bir an Fatıma olup o hissiyatın yüreğine çöreklendiğini,oturduğunu hissediyordun,dökülürken dillerden sözler...

"Ey güneş! Ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedin sen,ve ey yer,ondan daha kıymetli bir hazineyi hiç gizlemedin.O ki gönüller gıdası ruhlar şifası...O ki gözlerin feri,şerefin zaferi...Dudağının değdiği bir güle bin can feda,eline değmiş bir ele cihanca cihan feda.Ey güneş! Ebu Eyyub'un kalbinde vuran küt küt için ve oğluma emzirdiğim helal süt için,aydınlar yolları;devecik eğri basmasın ah ve evime yol bulsun Rasulullah."

Bu hisli bölümden sonra, 45 yıl sonrasına Muaviye dönemine geçmek keyfimi biraz kaçırmıştı.Artık peygamberimizin dönemi bitti, bahsi geçmez sanmıştım fakat yanıldığım sonra anlayacaktım.O'nun dönemi olmasa da O'nun sözlerine layık olabilmek için 80 yaşından sonra onca zorluğa,çetin şartlara rağmen yola düşen Eyyub el-Ensari  Hamed'e verdiği öğütlerle,askere örnek oluşuyla,peygamber sevgisi ile,İslam aşkı ile yolculuk boyunca peygamberimizi yaşatmıştı.Ve beni bu bağlılığı ve aşkı ile düşündürdü.Kendime şu rahatsız edici soruyu sormadan edemedim."Onlar müslüman ise ben neyim,neresindeyim dinin?" Dinin o inceliklerini bir bir,yaşamın içine işlemeyi;dinin,onun yaşamındaki ahenkli duruşunu;somut ile soyutun,madde ile mananın kardeşliğini hiç becerememişimdir kendi adıma... Nedense hiç denk gelmedi o çarkların dişleri birbirine...
       Eyyub el-Ensari her durakta bir fidan diktirerek tabiat sevgisini,sahipli bahçelere el attırmayarak kul hakkını,namazın üzerinde durararak dinin direğini,askerlere gönderdiği yiyeceklerle paylaşmayı hatırlattı bize.Ölümüne kadar da her anıyla peygamberi yaşatmıştı, mihmandarlığına yakışır bir şekilde...
Öte yandan başka bir öykü ilerliyordu kitap içinde.İyi bir İskender Pala okuru bilir ki yazdığı tarihi romanlarda oluşturduğu kurgu karakterler,tarihin dokusunu asla bozmaz,eğreti durmaz,gerçekle iç içedir ama gerçeğin yerini almaz.Önüne gelenin tarihi roman yazdığı,aklına esenin "harem"dizisi çektiği son yıllarda İskender Pala'nın yaptığı az şey değildir aslında ve hatta çok şeydir.Birileri çizgiyi bozmuşken çizgiyi takip etmek,birileri teraziyi bozmuşken dengeyi bulmak....İşte bu denge içinde ilerlettiği hikaye Kallinikos'un hikayesi,Genna'nın serüvenleri...Bu hikayenin sonunda ise Kallinikos da dengesini İslam yolunda bulmuştu keşifleri müslüman askerlere son olsa da.Kitap bittikten sonra Kallinikos hakkında küçük bir araştırma yaptım ve "Bizans ateşi" çıktı karşıma.O yüzden Kallinikos kurgu karakter mi emin değilim.Fakat çok önemi de yok artık çünkü kurgusuyla gerçeği ile söylenişi oksieni anımsatan Oxy-genna'sı ile Eyyüb el-Ensari'nin olmadığı bölümler de zevkle okunacak nitelikteydi.Fakat yine de benim için bu kitap her şeyden önce bir Eyyup Sultan ve aslında peygamberimizin kitabıydı...
Teşekkürler kendindeki bu hissiyatı bize de aktarmakta bencillik etmeyen Büyük Usta'ya...Yazdıklarımı takip edenler bilir sevdiğim kitaplar hakkında konuşmayı severim,sevmediklerim beğenmediklerim hakkında yorum yapmamaya çalışırım.Fakat günümüz yazarları içinde bende yeri ayrı olan iki yazar vardır.Bunlardan biri İskender Pala.Büyük mü konuşuyorum bilmem ama bana göre bizim dönemin Usta kalemidir.Bir sonraki kitabını şimdiden bekleyeceğim,kimin hakkında yazacağını merak edeceğim onun kalemini seven herkes gibi.Yüreğinize kaleminize sağlık....